Sessiz, sakin bir yer… Yabancı bir yer olmalı, hiç görmediğim, tanımadığım. Ama kimse dönüp bakmamalı, kimse konuşmamalı benimle. Bir şey yapıyormuş gibi görünmeye çalışmak istemiyorum, bir şeyler yapmak istemiyorum. Zaman sonsuz ve beynim bomboş olmalı. Yürüyüşüm refleksten ibaret, konuşmam kendiliğinden, basit ve kısa cümleler. Kibarlık eklerinden ve gereksiz açıklayıcı ara cümlelerden arınmış, tümleç ve yüklemden ibaret, gizli özneli cümleler.
-“Su istiyorum.” Diyorum.
-“Masada ağabey.” Diyor.
-“Pilav üstü kuru, cacık.” Diyorum.
-“Hemen ağabey.” Diyor.
Ekmek de masada, şeffaf plastik bir kovanın içinde dilimlenmiş. Ahşap bir baharatlık ve kürdanlık… Şehirlerarası yollarda, kamyoncu lokantalarında olduğu gibi… Pul biberin acılığı koyu renginden belli oluyor. Masa örtüsünün rengi tam tersine, etrafın izbeliği ile bütünleşiyor. Beş masa var toplam ve benim dışımda tamirci bir çocuk. Geç kalmış olacak, boğulacak gibi yiyor önündekileri ya da açlıktan belki… Başlama yine, boşver artık tamirci çocuğu, çıkar kafandan. Kendini düşün, kendine yoğunlaş… Onu da boşver hatta düşünme hiçbir şey.
Beyaz kalan sol bileğimi güneşe verdim, o bile daha rahat artık, daha hafif. Zamana ihtiyacım yok, gerekirse bulsun beni, ben İstanbul’ u yürüyor olacağım.
Denizi koklayacağım ve yağmuru tadacağım iliklerime kadar. Gözlerimi kapatıp Galata’ dan, rüzgara bırakacağım yüreğimi. İnsanlara değil, martılara yem yapacağım onu, her bir parçası başka bir yerinde olsun boğazın. Bir parçası, bir vapurun peşine takılsın mesela, karşı kıyıya atsın beni; Bir parçası, adalarda bir faytonun tepsine, bir parçası Çengel’de bir balıkçının kovasına dadansın; Bir parçası Beyoğlu’nda, virane bir otelin pervazında, bir parçası Ortaköy Camii’nin tepesinde nöbet tutsun. Ufak bir parça bana kalsın yeter, olur da özlersem, koklamak için geçmişi…
Etrafıma bakıyorum, kimse yok. Çocuk gitmiş, yemek bitmiş, çay içilmiş, sigara ölmüş… Yine yaptım, şimdiyi atladım. Düşten daha güzel bir şimdi olduğunda, vazgeçeceğim bu huyumdan, düşlerin peşinden gitmem belki ondan. Ayaklarımı izliyorum yürürlerken. Benden ayrılar sanki, kendi başlarına adım alıyorlar, aldım-verdim-ben seni yendim. Ben sizi yendim bu sefer, durmamaya mahkum ettim, aradığımı bulmaya ve bulana kadar durmamaya. Şimdi Beyazıt’a götürün beni, Medrese’de nargileye. Ama Yüksek Kaldırım’dan geçelim giderken, Karaköy’den sallanalım, Galata’nın altından, sonra Mısır Çarşısı’nın önünde duralım biraz, bir avuç buğday alıp savuralım gökyüzüne, çocukluğumu da güvercinlere verelim parça parça. Dağıtalım bütün hayatımı bu şehre, bir daha geri gelmesin anılarım… Yürüyelim ayaklarım, gidelim artık, bu gidişin bir de dönüşü var unutmayın.
05/09/2007
5 Şubat 2009 Perşembe
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder