Fark ettiniz mi geçmişi ve atalarımızı düşünmekle, yad etmekle, methetmekle ne kadar çok vakit harcadığımızı? Onların zaferleri, başarıları adına ne kadar çok bayram yaptığımızı, tatil yaptığımızı, ne kadar çok tembellik yaptığımızı? Birkaç söz anarak, birkaç anıdan bahsederek, birkaç savaşın kahramanlık anılarını dilden dile dolaştırarak, kendi sorumluluklarımızdan ne kadar kaçtığımızı ve vicdanı...mızı rahatlattığımızı düşündünüz mü? Paylaştığınız o büyük büyük sözleri hiç kendi yaşamınızla kıyasladınız mı? Ne kadar içselleştirdiğinizi ve geldiğimiz noktada o düşüncelerin hangi tavırları gerektirdiğini düşündünüz mü? Atalarınızın başarılarından başka övünecek neyiniz var elinizde düşündünüz mü?
Bunların dışında sorular da var aklımda, biraz daha ileri gidelim…
Şuanda ki algılarınızdan, beyninizde dolaşan kavramların gerçek karşılıklarından ne kadar eminsiniz? Bunların bize, sistemin devamı için öğretilen, insanlık tarihi kadar eski bir yanılsamanın ürünleri olmadığına emin misiniz? Vatan sizin için nedir örneğin? Sınırlarını genişletmek ya da korumak için öldüğünüz, öldürdüğünüz toprakların sizin için anlamı nedir? Sınırlar size neyi ifade ediyor, ne kadar büyük olursa o kadar rahat bir yaşam mı? Ne kadar büyük olursa o kadar güç mü? Neden havasını soluduğumuz, toprağını sürdüğümüz, kültürünü özümsediğimiz, dilini, insanını, sevdiğimiz her yer bizim vatanımız olmasın?
Benim atam, Afrika dan dünyaya yayılan ilkel insanlardır. Benim zaferim insana karşı olamaz, benim zaferim insan olabilmek. Dilim, kendimi anlatabildiğim her şey. Benim vatanım, dilediğim insan olabildiğim, özgür olabildiğim, mutlu olabildiğim topraklardır.
Zafer bayramınız kutlu olsun.
30 Ağustos 2011 Salı
16 Haziran 2011 Perşembe
Atla!
Denizin kenarından sallandırdın ayaklarını, suya yansıyan ışıklara anlam verdin durdun. İkinci sınıf şarabı sessizce açmayı başardın ama sessiz kalmayı beceremedin bir türlü. Denedin durdun, denedin durdun… Tersine çeviremedin ne rüzgarı, ne denizi… Ne söylediklerini, ne dinlediklerini… Şarabın da senin gibi yarım yamalak ilişti denizin kenarına, elinden gelmedi sarhoş etmek derya kuzularını, senin beceremediğin gibi kendin dahil hiç kimseyi sarhoş etmeyi. Elinden gelmedi, bırak dünyayı, bırak bir şehri, kendini bile değiştirmek. Hani değişmekle başlayacaktı her şey ve bitecekti ama bitmeyecekti değişimin kendisi… Hani şarap değil ama rakı içtiğinde, dem vururdun, anlayana aşk olsun.
Boş verdin sevdayı bir kalemde, esamesi okunmazdı yedi nesil sonraki hayatın güzelliği yanında. Boş verdin körüne kavgaları, her zamana paha biçtin, anlam verdin durdun bedava havaya, bedava suya… Bilmiyordun yedi nesil sonra beş paraya kavgalar edilecek ve ciğerlerine her doluşu havanın, ömre bedel olacak.
Sakladın şarabının mantarını, unutmamak için yansıyan ışıkların anlamlarını. Sakladın kadeh yaptığın, minicik fanusu, unutmamak için özgür bıraktığın bütün canlıları. Denedin durdun, hayatına anlam vermeyi, ama hayat sana anlam veremezken hiç umursamadı başına gelenleri. Denedin durdun, insanlara anlam vermeyi, ama onlar hiç umursamadı senin “sessizce” yok oluşunu.
Bunlar hiç aklına gelmezdi, yedi nesil sonrasının pazar yerini anlatırken rakı masasında. Ne garip şimdi de düşünmüyorsun bu işin nasıl sonlanacağını, nasıl başladığını hiç düşünmediğin gibi… Halbuki sen başlarken de biliyordun yedi nesil sonra da aynı umutlarla atlanacaktı bilinmeyen karanlığa ve başladığı gibi anlam veremeden bitecekti hikayeler:
"Değdi değecek ayakların, atlama yaşın geldi artık küçük kız. Kapat gözlerini, bırak kendini karanlığa… Bırak düşünmeyi, bırak sormayı, bırak ağlamayı! Burada meme değil gözyaşının karşılığı, mutluluk değil körpe şehvetinin ederi. Hadi küçük kız, yolun yok başka… Atla!"
Boş verdin sevdayı bir kalemde, esamesi okunmazdı yedi nesil sonraki hayatın güzelliği yanında. Boş verdin körüne kavgaları, her zamana paha biçtin, anlam verdin durdun bedava havaya, bedava suya… Bilmiyordun yedi nesil sonra beş paraya kavgalar edilecek ve ciğerlerine her doluşu havanın, ömre bedel olacak.
Sakladın şarabının mantarını, unutmamak için yansıyan ışıkların anlamlarını. Sakladın kadeh yaptığın, minicik fanusu, unutmamak için özgür bıraktığın bütün canlıları. Denedin durdun, hayatına anlam vermeyi, ama hayat sana anlam veremezken hiç umursamadı başına gelenleri. Denedin durdun, insanlara anlam vermeyi, ama onlar hiç umursamadı senin “sessizce” yok oluşunu.
Bunlar hiç aklına gelmezdi, yedi nesil sonrasının pazar yerini anlatırken rakı masasında. Ne garip şimdi de düşünmüyorsun bu işin nasıl sonlanacağını, nasıl başladığını hiç düşünmediğin gibi… Halbuki sen başlarken de biliyordun yedi nesil sonra da aynı umutlarla atlanacaktı bilinmeyen karanlığa ve başladığı gibi anlam veremeden bitecekti hikayeler:
"Değdi değecek ayakların, atlama yaşın geldi artık küçük kız. Kapat gözlerini, bırak kendini karanlığa… Bırak düşünmeyi, bırak sormayı, bırak ağlamayı! Burada meme değil gözyaşının karşılığı, mutluluk değil körpe şehvetinin ederi. Hadi küçük kız, yolun yok başka… Atla!"
16 Şubat 2011 Çarşamba
Nedeni
Elini kaldırıyor karşısındakini dikkatle izleyerek. Tokat atacakmış gibi geriniyor, yüzünde ki ifadeyle tamamlıyor saldırıyı. Karşısında ki anında tepki veriyor, elini yukarı kaldırıp savunmaya geçiyor. Bacağını geri çekiyor bir daha ki denemede, kasığına bir diz vuracakmış gibi hafif eğilerek ve yine gözlerinin içine bakarak. İki adım geri kaçıyor karşısında ki, olacakları anlıyor ve daha iyi bir tedbir alıyor. Her seferinde başka bir saldırı ve her saldırıya özel yeni bir savunma… Neden yapıyor bunu?
Taşı denize fırlatıp nasıl uzaklaştığını ve battığını görmek istiyor insan… Ya da kocaman bir kayayı suyun içine bırakıp, çıkardığı sesi ve oluşan dalgaları izlemek. Bir bitkiye su verdiğinde neler olduğunu görmek istiyor insan, ya da susuzluğa ne kadar dayanabileceğini o bitkinin. Bir karıncanın önüne susam tanesini koyuyor, onunla ne yapacağını izlemek için. Güçlü makineler icat ediyor, neler yapabileceğini görmek için. Değiştirmek istiyor insan, hükmetmek istiyor insan, kendini göstermek, kanıtlamak… Kendini tanımak istiyor insan, kendini aramak, bulmak, öğrenmek, dinlemek, izlemek…
Her etkiye dolambaçsız en açık tepkiyi gösteren bir makine icat etmeli insan. Bu makineyle anlamalı, aslında neler yaptığını ama gerçek sonuçların daima kendisinden gizlendiğini. Aslında fırlattığı taşa ne olduğunu bilmek istiyor. Çünkü bütün olan gördüklerinden ibaret değil, biliyor ki orada başka bir şeyler oluyor ve duyduğu merak gördüklerinin verdiği zevkten daha çok sarsıyor onu. Orada neler olduğunu öğrenmenin tek yolu, “insan” olmayı becerememiş bir makinenin, insan saldırısına verdiği yorumsuz cevabı okuyabilmek. Önce bu dilde geliştiriyor kendisini, dilin inceliklerini öğrenmeye çalışıyor, makinenin tepkilerini okumayı öğreniyor yavaş yavaş… Okumayı söktükten sonra, denemeler başlıyor. Herhangi bir şeyi yapmaya karar vermeden önce, doğuracağı sonuçları deneme şansınız olduğunu düşünün…
Bu makine için neler ver(ir)di insan!
Taşı denize fırlatıp nasıl uzaklaştığını ve battığını görmek istiyor insan… Ya da kocaman bir kayayı suyun içine bırakıp, çıkardığı sesi ve oluşan dalgaları izlemek. Bir bitkiye su verdiğinde neler olduğunu görmek istiyor insan, ya da susuzluğa ne kadar dayanabileceğini o bitkinin. Bir karıncanın önüne susam tanesini koyuyor, onunla ne yapacağını izlemek için. Güçlü makineler icat ediyor, neler yapabileceğini görmek için. Değiştirmek istiyor insan, hükmetmek istiyor insan, kendini göstermek, kanıtlamak… Kendini tanımak istiyor insan, kendini aramak, bulmak, öğrenmek, dinlemek, izlemek…
Her etkiye dolambaçsız en açık tepkiyi gösteren bir makine icat etmeli insan. Bu makineyle anlamalı, aslında neler yaptığını ama gerçek sonuçların daima kendisinden gizlendiğini. Aslında fırlattığı taşa ne olduğunu bilmek istiyor. Çünkü bütün olan gördüklerinden ibaret değil, biliyor ki orada başka bir şeyler oluyor ve duyduğu merak gördüklerinin verdiği zevkten daha çok sarsıyor onu. Orada neler olduğunu öğrenmenin tek yolu, “insan” olmayı becerememiş bir makinenin, insan saldırısına verdiği yorumsuz cevabı okuyabilmek. Önce bu dilde geliştiriyor kendisini, dilin inceliklerini öğrenmeye çalışıyor, makinenin tepkilerini okumayı öğreniyor yavaş yavaş… Okumayı söktükten sonra, denemeler başlıyor. Herhangi bir şeyi yapmaya karar vermeden önce, doğuracağı sonuçları deneme şansınız olduğunu düşünün…
Bu makine için neler ver(ir)di insan!
2 Aralık 2010 Perşembe
Geçmişte Bir gün
Bütün bildiklerine kapattı gözlerini… Heyecan duyabildiği ne kadar az şey kalmıştı ve giderek azalıyorlardı. Tek istediği hayatının devam ettiğine inandırmaktı kendisini, gözlerini kapatıp nereye gittiğini görmeden yürümesinin yegane sebebi, kendisine bile itiraf edemediği boşluktu kafasının içinde ki… Bir şeye… Yoluna çıkan herhangi bir şeye çarpmayı öyle istiyordu ki, gidiyor oluşunun tek kanıtı olarak içinde saklamaya razıydı bedeninde kalan her izi. Yerdeki çizgilere basmak yetmiyordu, yoluna her çıkana çarpmak istiyordu, yoluna her çıkana rastgele bir tokat atmak istiyordu… Karşıdan bakınca anlamsız ama diğer taraftan olanca ağırlığıyla yüreğinin, öfke dolu bir tokat!
Hissedebilmek için, yapmayı göze alabileceklerini düşündü. Düşündükçe koyu bir bulut karaltısı geçiyordu suratından… Hiç açığa vurmadığı ve asla vurmayacağını bildiği bütün iğrençlikleri yakıştırıyordu kendisine. Gözlerini kapatması yetmiyordu kaçmaya; öfkeyi kusmak yetmiyor, kendisine saldırmak yetmiyordu… Birilerinin ona saldırmasını bekliyordu umutla, birilerinin gerçek yüzünü görüp ona vahşice saldırmasını deli gibi istiyordu. Birilerinin ona, hak ettiğini vermesini istiyordu; ama hak ettiğini alma pahasına, ezilmeyi bile beceremiyordu. Böylesi bir lanet, üstün zeka ürünüydü.
Gözleri kapalı yürüyordu, çizgilere basmaktan nefret ediyordu ama, sadece kendi çizdikleri bu kurala değerdi. Etrafını çevreleyen sayısız çizgi, başkalarının onun adına çizdikleriydi ve yok sayılmaları imkansız göründüğü kadar ölüm kalım meseleseydi aynı zamanda. Onları yok saymayı öğrenmeliydi ve insanlara çarpmaya alışmalıydı. Güçsüz hissettiğinde sendelemeli, canı isterse yığılmalıydı yere… Sadece ne kadar pis kokacağını görmek için, sokakta kalmalıydı sayısız gece… Sadece yapabildiğini görmek için, gitmeliydi en bilinmedik yere… Sadece kendisine olan nefretini biraz daha bilemek için, “seni seviyorum” demeliydi tanımadığı bir fahişeye, “seni seviyorum fahişe!”
Kadın irkilerek uyandı ve yanında yatan adama baktı… Adam her şeyden habersiz uyuyordu. Kendi kendisine bir kere daha fısıldadı: “Seni seviyorum fahişe!”
Adam gözlerini araladı ve olanca ciddiyetiyle konuştu: “O işi bıraktığını sanıyordum…”
Hissedebilmek için, yapmayı göze alabileceklerini düşündü. Düşündükçe koyu bir bulut karaltısı geçiyordu suratından… Hiç açığa vurmadığı ve asla vurmayacağını bildiği bütün iğrençlikleri yakıştırıyordu kendisine. Gözlerini kapatması yetmiyordu kaçmaya; öfkeyi kusmak yetmiyor, kendisine saldırmak yetmiyordu… Birilerinin ona saldırmasını bekliyordu umutla, birilerinin gerçek yüzünü görüp ona vahşice saldırmasını deli gibi istiyordu. Birilerinin ona, hak ettiğini vermesini istiyordu; ama hak ettiğini alma pahasına, ezilmeyi bile beceremiyordu. Böylesi bir lanet, üstün zeka ürünüydü.
Gözleri kapalı yürüyordu, çizgilere basmaktan nefret ediyordu ama, sadece kendi çizdikleri bu kurala değerdi. Etrafını çevreleyen sayısız çizgi, başkalarının onun adına çizdikleriydi ve yok sayılmaları imkansız göründüğü kadar ölüm kalım meseleseydi aynı zamanda. Onları yok saymayı öğrenmeliydi ve insanlara çarpmaya alışmalıydı. Güçsüz hissettiğinde sendelemeli, canı isterse yığılmalıydı yere… Sadece ne kadar pis kokacağını görmek için, sokakta kalmalıydı sayısız gece… Sadece yapabildiğini görmek için, gitmeliydi en bilinmedik yere… Sadece kendisine olan nefretini biraz daha bilemek için, “seni seviyorum” demeliydi tanımadığı bir fahişeye, “seni seviyorum fahişe!”
Kadın irkilerek uyandı ve yanında yatan adama baktı… Adam her şeyden habersiz uyuyordu. Kendi kendisine bir kere daha fısıldadı: “Seni seviyorum fahişe!”
Adam gözlerini araladı ve olanca ciddiyetiyle konuştu: “O işi bıraktığını sanıyordum…”
4 Mart 2010 Perşembe
Soysuz
Her bilinmeyen köşesini satıyorum kendimin, her bilinmeyen alıcıdan af diliyorum soysuzca. Tükenenlerin yerine, tükenmeye yüz tutmuşları koyuyorum yine, bitişlerini beklemek aynı soysuz heyecanı zerk ediyor bedenime. Zehirliyorum sizi ve bendeki zihninizi, zehirliyorum size sattığım bilinmeyen her köşesini. Öldürüyorum kendimi usanmadan, tükenmeye yüz tutmuş her yeni heyecan için, zehirlenmeye hazır yeni parçalar keşfediyorum, yaşamaya kaldığım yerden devam edebilmek için.. Ve gözlerimi açıyorum görüp göreceğim en aydınlık cehenneme, perdeler asla olması gerektiği kadar kalın değiller ve bedenim asla olması gerektiği kadar hafif değil kanatlanıp gitmek için. Bir başka zamanda ve bir başka ülkedeyim, kendim olmak delilik..
İşte Böyle...
Ve insanlar kendi egolarında boğuldular. Cinsiyetlerinin kurbanı oldular, cinsiyetlerine kurban ettiler bedenlerini ve ruhlarını. Vücutlarındaki girinti ve çıkıntılara, görülmemiş anlamlar yüklediler. Kendi hastalıklı düşüncelerinde, hastalıklı öyküler yazdılar ve hastalıklı öykülerini çığlık çığlığa yüklediler diğerlerinin omuzlarına. Diğerleri de masum değildi, hiç kimsenin olmadığı gibi.. Ama özgü ve nevi masumiyetlerini de, başkalarının kirletmesine izin verdiler, ezildiler, yaralandılar, tükendiler. Suçluydular, tecavüze göz yumdular, tecavüzü kabullendiler, görmezden, duymazdan, bilmezden geldiler. Başkalarının egolarında boğuldular.. Susmak en büyük günahtı, inançlı olanların günahı, inançsız günahlarla birleşti. Diğerleri ve başkaları ve ötekiler, günahlarını mubah kılacak yeni öyküler yazdılar birbirleri adına. Sayısız suçla bağlandılar birbirlerine ve sayısız cezayı yüklediler diğerlerinin omuzlarına. Diğerleri suçluydu, merhametlerinin kurbanı oldular, merhametlerine kurban ettiler bedenlerini ve ruhlarını. Böyle oldu diğerlerinin cinsiyetlerine sarılmaları ve kendi egolarında boğulmaları. Girintilerin arkasında çıkıntılar ve çıkıntıların arkasında girintiler oluştuğunu göremediler. Temizlenmek uğruna terk edemediler bedenlerini. Çıplak vücutlarına sarıldılar ve anlamsız et parçalarına dönüştüler, çıplak vücutlara saldırdılar ve anlamsız ruhlara dönüştüler. Böyle geldi insanlığın sonu ve biz; etin, kemiğin ötesindeki düşünceye sarılan bizler, ayakta kalanlar, yüklemeyenler ve yüklenmeyenler, görenler, duyanlar ve bilenler, susmayanlar, biz bedenlerinden sıyrılan ve benliklerinden kopmayanlar, bilinçlerimizle sevişip, çoğaltabiliriz birbirimizi. Biz bilinçlerimizi yükleyebiliriz anlamsız kalan bedenlere ve onlara dokunmadan öldürebiliriz bedenlerini. Biz, başka bir dünyanın kurucuları, kendi öykümüzü yazabiliriz.
5 Şubat 2009 Perşembe
Yere Yığılırken Söylediklerim
Öylece bana bakıyor… Konuşmak, bir şeyler söylemek ister gibi ama konuşmayacağı fazlasıyla belli. Sadece bakıyor ve birden arkasını dönüp gidiyor. Onu bulacağımı biliyor, bulmamı istiyor veya ben öyle sanıyorum. Öyle sanmamı istiyor. İçimi aynı garip duygu sarıyor “yine”… Beni kendisine çekiyor, durdurulamaz bir güçle çekiyor. İstek… Arzu… Umut… Aşk… Hayır, hiçbirisi olmadığını biliyorum artık. Sevişme isteği mi? Yakınından bile geçemez. Hepsinden uzak olduğunu biliyorum ama ne olduğunu bilmiyorum, hala bilmiyorum.
Onu bulmalıyım, kendi dünyasının tam ortasında, tanıdığı bildiği bir yerde, kendisi olduğunda onu bulmalıyım. Çıldırmış gibiyim, ürkütmemeliyim, sakin ve çok yavaş, fazlasıyla yavaş ve çok uzaktan… Nasıl olmasını isterdi? Hissetmeliyim, ancak onun gibi hissederek başarabilirim. Çıldırmış gibiyim, ne olduğunu neden olduğunu sormuyorum, ne istediğimi biliyorum sadece, ne istediğime eminim. En kuytu köşesine kadar kavramalıyım onu, en gizli yerlerini öğrenmeliyim, hayatının içinde var olmalıyım. Bana ihtiyacı var biliyorum, hayır narsist değilim, çünkü bunu kimseye söylemiyorum, kendime bile! Ama artık biliyorum, bana ihtiyacı olduğu için orada yanında olmalıyım. Çıldırmış gibiyim, ileride bunları düşüneceğimden haberim bile yok. Öylece bana bakıyor, konuşmayacak biliyorum ve durabileceğim en uzak noktadan saldırıyorum beynine… İçeri süzülmek için, içeride neler olduğunu görebilmek için saldırıyorum ona. Bunun farkında belki, bana izin veriyor, rolünü oynuyor. Ufacık parçalar atıyor hayatından, ağzımı sulandırıyor, görüyorum… Restini görüyorum. Daha büyük parçalarla karşılık veriyorum, her defasında daha büyük parçalarla hayatımı tüketiyorum gözlerinin önünde. Onun için hayatımı tüketiyor olmam, hoşuna gidiyor biliyorum, bunu bildiğim için yapıyorum, onun hoşuna gittiği için…
Ne olduğunu bilmediğim o şeyi saklamak için çırpınıyorum, yorgun düşüyorum, nefessiz kalıyorum ama bırakmıyorum. Tamamen yere yığılana kadar devam edeceğimi şimdiden biliyorum ve yere yığılırken öyle şeyler söyleyeceğim ki, arkasını dönüp giderken mutlu ve huzurlu olacak, olmalı. Çünkü uğruna bütün varlığımı harcamış olduğum son, benim yere yığılışımla berbat edilemeyecek kadar önemli! Bu son olmasaydı, o ilk andaki duygu hiç var olmayacaktı.
Öylece bana bakıyor… Buz gibi bir güçlülükle, dimdik ayakta olduğunu gözüme sokar gibi, tek başına sonsuza kadar gidebileceğini, beni ezip geçebileceğini, onu asla yere yıkamayacağımı anlatmaya çalışır gibi; ama umutsuz ve sessiz bir yakarışla aynı zamanda, sadece benim duyduğum, duyduğumu sandığım, en aşağılardan gelen, bulmak ve görmek istediğim o en karanlık köşelerden gelen bir yakarışla bakıyor. Çıldırmış gibiyim, onu duyduğumu söylemeliyim, onu duyduğumu bilmeli, gözleri kamaştıran bir kıvılcım gibi, varla yok arasında, varlığında ve yokluğunda kör eden, gözlerinin önünden gitmeyen bir kıvılcım gibi, hayatından hiç gitmeyecekmiş gibi, hiç yığılıp kalmayacakmış gibi, onun olduğundan daha sağlam, daha güçlü, daha acımasız ve daha şevkatli aynı zamanda, karanlıkta görüp görmediğinden emin olamadığı bir kıvılcım gibi yanıp sönmeliyim gözlerinin önünde.
Saldırıyı bırakıyorum, geri çekiliyorum ve o bana saldırana kadar olduğum yerde duracağım. Ne bir adım geri, ne de ileri. Bana saldıracağını biliyorum, beni yıkmak isteyeceğini biliyorum, kendisini denemek için karşısında koca bir duvar gördüğünü biliyorum, çünkü öyle olmasını istedim, başardım. Hayır, bana tırmanırken olabildiğince sağlam duracağım, düşmemesi için elimden geleni yapacağım, aşağı bakmaması için gözlerini yumacağım, elinden tutup bir adım yukarı çekeceğim, beni bitirmesini sabırla bekleyeceğim. O beni bitirmek için uğraşırken, ben onun gücünden, hırsından, şevkinden, enerjisinden zevk alacağım. Çünkü istediğim şey en tepeye ulaşması ve hissetmesi, “burada tek başımayım ve tek başıma kalacağım…”
09-11-2007
Onu bulmalıyım, kendi dünyasının tam ortasında, tanıdığı bildiği bir yerde, kendisi olduğunda onu bulmalıyım. Çıldırmış gibiyim, ürkütmemeliyim, sakin ve çok yavaş, fazlasıyla yavaş ve çok uzaktan… Nasıl olmasını isterdi? Hissetmeliyim, ancak onun gibi hissederek başarabilirim. Çıldırmış gibiyim, ne olduğunu neden olduğunu sormuyorum, ne istediğimi biliyorum sadece, ne istediğime eminim. En kuytu köşesine kadar kavramalıyım onu, en gizli yerlerini öğrenmeliyim, hayatının içinde var olmalıyım. Bana ihtiyacı var biliyorum, hayır narsist değilim, çünkü bunu kimseye söylemiyorum, kendime bile! Ama artık biliyorum, bana ihtiyacı olduğu için orada yanında olmalıyım. Çıldırmış gibiyim, ileride bunları düşüneceğimden haberim bile yok. Öylece bana bakıyor, konuşmayacak biliyorum ve durabileceğim en uzak noktadan saldırıyorum beynine… İçeri süzülmek için, içeride neler olduğunu görebilmek için saldırıyorum ona. Bunun farkında belki, bana izin veriyor, rolünü oynuyor. Ufacık parçalar atıyor hayatından, ağzımı sulandırıyor, görüyorum… Restini görüyorum. Daha büyük parçalarla karşılık veriyorum, her defasında daha büyük parçalarla hayatımı tüketiyorum gözlerinin önünde. Onun için hayatımı tüketiyor olmam, hoşuna gidiyor biliyorum, bunu bildiğim için yapıyorum, onun hoşuna gittiği için…
Ne olduğunu bilmediğim o şeyi saklamak için çırpınıyorum, yorgun düşüyorum, nefessiz kalıyorum ama bırakmıyorum. Tamamen yere yığılana kadar devam edeceğimi şimdiden biliyorum ve yere yığılırken öyle şeyler söyleyeceğim ki, arkasını dönüp giderken mutlu ve huzurlu olacak, olmalı. Çünkü uğruna bütün varlığımı harcamış olduğum son, benim yere yığılışımla berbat edilemeyecek kadar önemli! Bu son olmasaydı, o ilk andaki duygu hiç var olmayacaktı.
Öylece bana bakıyor… Buz gibi bir güçlülükle, dimdik ayakta olduğunu gözüme sokar gibi, tek başına sonsuza kadar gidebileceğini, beni ezip geçebileceğini, onu asla yere yıkamayacağımı anlatmaya çalışır gibi; ama umutsuz ve sessiz bir yakarışla aynı zamanda, sadece benim duyduğum, duyduğumu sandığım, en aşağılardan gelen, bulmak ve görmek istediğim o en karanlık köşelerden gelen bir yakarışla bakıyor. Çıldırmış gibiyim, onu duyduğumu söylemeliyim, onu duyduğumu bilmeli, gözleri kamaştıran bir kıvılcım gibi, varla yok arasında, varlığında ve yokluğunda kör eden, gözlerinin önünden gitmeyen bir kıvılcım gibi, hayatından hiç gitmeyecekmiş gibi, hiç yığılıp kalmayacakmış gibi, onun olduğundan daha sağlam, daha güçlü, daha acımasız ve daha şevkatli aynı zamanda, karanlıkta görüp görmediğinden emin olamadığı bir kıvılcım gibi yanıp sönmeliyim gözlerinin önünde.
Saldırıyı bırakıyorum, geri çekiliyorum ve o bana saldırana kadar olduğum yerde duracağım. Ne bir adım geri, ne de ileri. Bana saldıracağını biliyorum, beni yıkmak isteyeceğini biliyorum, kendisini denemek için karşısında koca bir duvar gördüğünü biliyorum, çünkü öyle olmasını istedim, başardım. Hayır, bana tırmanırken olabildiğince sağlam duracağım, düşmemesi için elimden geleni yapacağım, aşağı bakmaması için gözlerini yumacağım, elinden tutup bir adım yukarı çekeceğim, beni bitirmesini sabırla bekleyeceğim. O beni bitirmek için uğraşırken, ben onun gücünden, hırsından, şevkinden, enerjisinden zevk alacağım. Çünkü istediğim şey en tepeye ulaşması ve hissetmesi, “burada tek başımayım ve tek başıma kalacağım…”
09-11-2007
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
