Pisliğe bulaştım… Hayır, saplanıp kaldım pisliğe. Her yerimdeler, her şeyimdeler, içimdeler, dışımdalar, tenimdeler, kanımdalar. Durduramıyorum, engel olamıyorum.
Zorla giriyorlar, zaptediyorlar hayatımı, beynimi zaptediyorlar. Düşünemiyorum, konuşamıyorum, gülemiyorum, ağlayamıyorum… Pisleniyorum.
Her kıpırdanışta sarıyorlar çevremi biraz daha, her sarıldığım benimle batıyor sanki ya da her sarıldığım dibe çekiyor beni, bilmiyorum, göremiyorum, sadece batıyorum hiç durmadan... Ve görenler el uzatıyor göstermelik, arkalarını dönüp gülüyorlar halime; ve görenler seviyor beni, sevişiyor göstermelik, arkalarını dönüp gülüyorlar halime; ve görenler kendi pisliklerini döküyorlar tepemden… Biraz daha pisleniyorum.
Olanları görmeme engel koca bir deniz var göğüs kafesimde, tam orta yerde. Bütün bu pisliğe rağmen inadına masmavi bir deniz… Nereye baksam masmavi bir deniz var gözlerimde, ömür boyu kalkmayacak bir perde gibi yerleşip kalmış. Gerçekle aramda kocaman bir perde, bir gölge oyunu gibi yarı saydam hayatım, perdenin arkasında sıkışıp kalmış. Beni alıp kurtaran denizim, kapana kıstıran bir yanılsamaymış sadece...
Yırtıyorum, parçalıyorum gösterişli sahneyi. Görenlerin yüzlerine bir kahkaha patlatıyorum; görenlerin yüzlerine birer parça mavi atıyorum. Ben pisliğe batıyorum, ama içeride nefes almayı öğreneceğim; onlar maviye bulanıyor, ama nefesleri kesilecek, maviyle boğulacaklar…
11.08.2007
5 Şubat 2009 Perşembe
Yürüyelim Ayaklarım
Sessiz, sakin bir yer… Yabancı bir yer olmalı, hiç görmediğim, tanımadığım. Ama kimse dönüp bakmamalı, kimse konuşmamalı benimle. Bir şey yapıyormuş gibi görünmeye çalışmak istemiyorum, bir şeyler yapmak istemiyorum. Zaman sonsuz ve beynim bomboş olmalı. Yürüyüşüm refleksten ibaret, konuşmam kendiliğinden, basit ve kısa cümleler. Kibarlık eklerinden ve gereksiz açıklayıcı ara cümlelerden arınmış, tümleç ve yüklemden ibaret, gizli özneli cümleler.
-“Su istiyorum.” Diyorum.
-“Masada ağabey.” Diyor.
-“Pilav üstü kuru, cacık.” Diyorum.
-“Hemen ağabey.” Diyor.
Ekmek de masada, şeffaf plastik bir kovanın içinde dilimlenmiş. Ahşap bir baharatlık ve kürdanlık… Şehirlerarası yollarda, kamyoncu lokantalarında olduğu gibi… Pul biberin acılığı koyu renginden belli oluyor. Masa örtüsünün rengi tam tersine, etrafın izbeliği ile bütünleşiyor. Beş masa var toplam ve benim dışımda tamirci bir çocuk. Geç kalmış olacak, boğulacak gibi yiyor önündekileri ya da açlıktan belki… Başlama yine, boşver artık tamirci çocuğu, çıkar kafandan. Kendini düşün, kendine yoğunlaş… Onu da boşver hatta düşünme hiçbir şey.
Beyaz kalan sol bileğimi güneşe verdim, o bile daha rahat artık, daha hafif. Zamana ihtiyacım yok, gerekirse bulsun beni, ben İstanbul’ u yürüyor olacağım.
Denizi koklayacağım ve yağmuru tadacağım iliklerime kadar. Gözlerimi kapatıp Galata’ dan, rüzgara bırakacağım yüreğimi. İnsanlara değil, martılara yem yapacağım onu, her bir parçası başka bir yerinde olsun boğazın. Bir parçası, bir vapurun peşine takılsın mesela, karşı kıyıya atsın beni; Bir parçası, adalarda bir faytonun tepsine, bir parçası Çengel’de bir balıkçının kovasına dadansın; Bir parçası Beyoğlu’nda, virane bir otelin pervazında, bir parçası Ortaköy Camii’nin tepesinde nöbet tutsun. Ufak bir parça bana kalsın yeter, olur da özlersem, koklamak için geçmişi…
Etrafıma bakıyorum, kimse yok. Çocuk gitmiş, yemek bitmiş, çay içilmiş, sigara ölmüş… Yine yaptım, şimdiyi atladım. Düşten daha güzel bir şimdi olduğunda, vazgeçeceğim bu huyumdan, düşlerin peşinden gitmem belki ondan. Ayaklarımı izliyorum yürürlerken. Benden ayrılar sanki, kendi başlarına adım alıyorlar, aldım-verdim-ben seni yendim. Ben sizi yendim bu sefer, durmamaya mahkum ettim, aradığımı bulmaya ve bulana kadar durmamaya. Şimdi Beyazıt’a götürün beni, Medrese’de nargileye. Ama Yüksek Kaldırım’dan geçelim giderken, Karaköy’den sallanalım, Galata’nın altından, sonra Mısır Çarşısı’nın önünde duralım biraz, bir avuç buğday alıp savuralım gökyüzüne, çocukluğumu da güvercinlere verelim parça parça. Dağıtalım bütün hayatımı bu şehre, bir daha geri gelmesin anılarım… Yürüyelim ayaklarım, gidelim artık, bu gidişin bir de dönüşü var unutmayın.
05/09/2007
-“Su istiyorum.” Diyorum.
-“Masada ağabey.” Diyor.
-“Pilav üstü kuru, cacık.” Diyorum.
-“Hemen ağabey.” Diyor.
Ekmek de masada, şeffaf plastik bir kovanın içinde dilimlenmiş. Ahşap bir baharatlık ve kürdanlık… Şehirlerarası yollarda, kamyoncu lokantalarında olduğu gibi… Pul biberin acılığı koyu renginden belli oluyor. Masa örtüsünün rengi tam tersine, etrafın izbeliği ile bütünleşiyor. Beş masa var toplam ve benim dışımda tamirci bir çocuk. Geç kalmış olacak, boğulacak gibi yiyor önündekileri ya da açlıktan belki… Başlama yine, boşver artık tamirci çocuğu, çıkar kafandan. Kendini düşün, kendine yoğunlaş… Onu da boşver hatta düşünme hiçbir şey.
Beyaz kalan sol bileğimi güneşe verdim, o bile daha rahat artık, daha hafif. Zamana ihtiyacım yok, gerekirse bulsun beni, ben İstanbul’ u yürüyor olacağım.
Denizi koklayacağım ve yağmuru tadacağım iliklerime kadar. Gözlerimi kapatıp Galata’ dan, rüzgara bırakacağım yüreğimi. İnsanlara değil, martılara yem yapacağım onu, her bir parçası başka bir yerinde olsun boğazın. Bir parçası, bir vapurun peşine takılsın mesela, karşı kıyıya atsın beni; Bir parçası, adalarda bir faytonun tepsine, bir parçası Çengel’de bir balıkçının kovasına dadansın; Bir parçası Beyoğlu’nda, virane bir otelin pervazında, bir parçası Ortaköy Camii’nin tepesinde nöbet tutsun. Ufak bir parça bana kalsın yeter, olur da özlersem, koklamak için geçmişi…
Etrafıma bakıyorum, kimse yok. Çocuk gitmiş, yemek bitmiş, çay içilmiş, sigara ölmüş… Yine yaptım, şimdiyi atladım. Düşten daha güzel bir şimdi olduğunda, vazgeçeceğim bu huyumdan, düşlerin peşinden gitmem belki ondan. Ayaklarımı izliyorum yürürlerken. Benden ayrılar sanki, kendi başlarına adım alıyorlar, aldım-verdim-ben seni yendim. Ben sizi yendim bu sefer, durmamaya mahkum ettim, aradığımı bulmaya ve bulana kadar durmamaya. Şimdi Beyazıt’a götürün beni, Medrese’de nargileye. Ama Yüksek Kaldırım’dan geçelim giderken, Karaköy’den sallanalım, Galata’nın altından, sonra Mısır Çarşısı’nın önünde duralım biraz, bir avuç buğday alıp savuralım gökyüzüne, çocukluğumu da güvercinlere verelim parça parça. Dağıtalım bütün hayatımı bu şehre, bir daha geri gelmesin anılarım… Yürüyelim ayaklarım, gidelim artık, bu gidişin bir de dönüşü var unutmayın.
05/09/2007
Çıplak Ayaklarımın Altında
“Günün en sevdiğim saatleri gelmişti yine, en sevdiğim sonbahar rüzgârı, yine en sevdiğim şeyi yapıyor, usul usul ama buz gibi okşuyordu vücudumu. Özellikle ince giyinirdim böyle günlerde. Rüzgârı tanırdım, beni üşütmek, hasta etmek değil, sadece biraz serinletmek, kendime getirmek istediğini bilirdim. Önce tişörtümden yavaşça içeri süzülür, tüylerimi diken diken eder, sonra boğazımdan geçip kafamı sarar, bana bir şeyler anlatırdı. Ama ben dinlemezdim onu, dinleyemezdim… Çünkü o sırada ya sevişmekle meşgul olurdum, yine kendisiyle, ya da düşünmekle güzelliğini. Hızla geçtiğim karoları sayışım tek tek, çizgilerine basmamak için uğraşmam, hatta adımlarımla “L” ler çizerek, bir satranç oyunundaymışım gibi yol alışım, belki de sadece onu dinlemek istemediğimden.
Böyle günlerde gözlerim dolar hep, ama öyle tersine tersine esişinden değil rüzgârın, istemesem de dinlemek, duyduklarım yeter bana. Geçmişimden gelir rüzgâr, gelirken önüne katmıştır, bütün pişmanlıklarımı, acılarımı, yenilgilerimi ve en kötüsü çığlıklarımı da alıp getirmiştir.
Kendi çığlığınızı dinlediniz mi hiç? En savunmasız, en aciz, en zayıf anlarınızda, yüreğinizi parçalayarak kopup gelmiş, kimsesiz, sahipsiz, sessiz çığlıklarınızı, hiçbir rüzgâr bulup getirdi mi size? İşte bu da rüzgârın sadakatidir bana. Beni böyle ayakta tutar, böyle okşar, böyle sevişir benimle… Çığlıklarımı bile bulup getirecek, unutturmayacak kadar cesur, bırakıp gitmeyecek kadar yoldaş, dinlemesem de anlatacak kadar dosttur. En önemlisi de, ağlatmayı bilecek kadar sevgilidir bana.
En sevdiğim rüzgârla yürüyordum taş kaldırımda ve bu kez dinliyordum da, ne yerde karolar vardı sayacak, ne aklımda sevişmek… Ödemek zamanı gelmişti hayatın ve ben olabilecek en fakir zamanımdaydım. Bunu biliyordu, niyeti bozmuştu bir kere, sert oynamakta mubahtı bu oyunda, en başından sözümüz vardı. Sertlik zamanı gelmişti, derinden hissediyordum, iliklerimde hissediyordum, bu onun tarzıydı, içerden vururdu düşmanını, düşman olmaya gelmezdi… Üşüyecektim bu kez, buz kesecektim. İş başka, dostluk başkaydı, anlıyordum. Çaresi yok, yenilecektim. Ne anıların hatırı vardı, ne ağlamaların, ne de sevişmelerin artık, sadece şimdinin yükü… Eskiden beri yabancısı olduğum, bir türlü zamanında göremediğim, dinleyemediğim o an, artık bütün ağırlığı ve kaçacak tek bir delik bile bırakmayan büyüklüğü ile tam karşımda esiyordu yüzüme. Kabul etmeliyim, soğuktan ağlıyordum bu sefer.
İlk karşılaşmamızı düşündüm sakince veya sakinleşmek için belki. Ne kadar da masum, saf bir hali vardı. Sanki doğuşundan beri bütün doğallığı ile olduğu yerde kalmış, incitilmemiş, incitmemiş, sanki hiç yaşamamış ve tam orada, o anda, biraz ötedeki boğazın serin sularından, iki dalganın arasından çıkıp gelmiş, geçiyormuş, durmuş, bana bakmış, tanımış… Evet, hiç yaşamadığı halde tanımış. Onu görmüş olmama şaşırmış, hatta beni öylesine tanımış ki, onun o kısacık ömrünü, belki az ileride kocaman betonlara çarptığı ve dağıldığı anda bitecek ömrünü böyle bölüyor olmam bedenimle, ona inanılmaz gelmiş gibi, bütün gücüyle yavaşlamış, zor tutmuş kendisini, etrafımda döndüğü birkaç saniye içinde olabildiğince dokunmuş her yerime ve sonunda esip gitmişti. Gitmek zorundaydı, doğasında vardı esmek, anlıyordum ve eserken sevmiştim onu, esmesini kıskanmak çocukluk olurdu ve eserken parçalanıp dağılmasını, her seferinde kendi kendisini öldürmesini engellemeye çalışmakta öyle. Çünkü başka biri öldüğünde denizin üzerinde, biliyordum ki yeniden dalgalar kabaracak, belki daha güçlü esecek, savuracak, savrulacak, daha uzun yaşayacak, daha çok kalacak benimle, daha çok dokunacak…
Benimle mi olacak? Ya o sırada orada olamazsam, hiç durmadan esip geçerse, ya bir başkası keserse vücuduyla yolunu? Ya ben yetişemeden, bensiz parçalanır, dağılırsa… Orada olmalıyım, buna izin veremem. Belki her gün geçmeliyim aynı yerden… Hayır, her zaman, her yerde olabilmeliyim, hissetmeliyim, onun gibi doğmalı, onun gibi esmeliyim belki… Onun gibi bölünüp, onun gibi ölmeliyim. Her seferinde bulmalıyım onu, her doğumunu ve her ölümünü tatmalıyım, tutup bir iki saniye, fısıltılarını dinlemeli, dokunmalı, ürpermeliyim.
Biliyorum imkânsız. O ilk andaki duygularım nasıl gerçeklikten uzak, nasıl bir masal bozmasıysa, bu düşündüklerim de aynen öyle. Neler olacağını bilmeliydim en başından, aslında biliyordum da, bir rüzgâra sevdalanmak her şeyi göze almaktı, her şeyi olduğu gibi bırakabilmek, olacaklara boyun eğmek demekti. En başından yenilgiyi kabul edebilmek, öyle sevmek demekti. Bana dokunmasına ilk izin verdiğim anda, yolunu ilk kestiğim anda, bu acımasızlığı da görmüştüm içinde. Her seferinde yeniden başlayabilmek hayata, nasıl doğasında varsa insanın, her seferinde daha da büyümek, yüreklenmek ve daha iyi ölmekte, en büyük zaafıdır rüzgârın. Bir sonra ki hayatına hep daha güçlü başlar ve daha acımasız bitirir. İnsanlarla ilgilenmez, karşısına çıkan engelleri sever sadece, kendisini dener, sizi atlar geçer.”
Bütün bunları, sindirebilmek ve gerçeğe yaklaştırabilmek için yazarken, ne güneşin, denizin üzerinde çoktan kaybolduğunu, ne de etrafında kendisinden başka kimsenin kalmadığını fark edebilmişti. İçindeki derin titremeyle ürpermiş, yalnızlık duygusu iyiden iyiye ağır basmıştı birden. Aceleyle kalkıp uzaklaşmak, bu duygudan kurtulmak istedi. Evine doğru yürümeye başladı. Her geçtiği yolda bir görüntü, bir ses, bir koku vardı onu alıp götüren ve kendisine engel olamıyordu, her şeyi birer birer düşünmek en başından, bütün acıları tekrar yaşamak istiyordu, buna doymaya ihtiyacı vardı. Belki biraz içmeli, biraz ağlamalıydı, ama gerçek olmadığına, belki de hiç sevmemiş olduğuna inandıramazdı kendisini, bu imkânsızdı. Buna inanmaya da ihtiyacı yoktu aslında, derin nasırları vardı ve onlara güvenirdi.
En yakın meyhane değildi ayaklarını sürüdüğü, o gün birlikte gittikleri yerdi ve her zamanki rakı yerine istediği, onun en sevdiği kırmızı şaraptı. Madem karar vermişti bunu yaşamaya, sonuna kadar yaşamak en iyisiydi. Aynen onun söylediği gibi... Sonuna kadar yaşamak...
— Seni sonuna kadar yaşamak istiyorum. Kısacık bir tanışıklık ve bir gecelik aşkla kalmamalı bu, biliyorum. Karşılaştığımız o güne inanamıyorum hala. Bir gün önce tek kelime etmeden elini sıktığım sen, bir gün sonra yolun tam ortasında, karşımda dikiliyorsun. İşin garibi sen de aynı bakıyorsun, söylemesen de duyuyorum sesini ve bu şekilde bitmemeli biliyorum.
— Ben de bunları söylediğine inanamıyorum. Çünkü seni ilk gördüğümde, çok iyi tanıdığım o acıyı da hissettim hemen yakınımda. İnanmamak için elimden geleni yaptım, hala da yapmaya devam ediyorum ama olmuyor. Çünkü gerçeksin ve oradasın, maalesef oradasın...
— Bu şekilde yapamayacağım, ben geliyorum sanırım, yanına geliyorum... Yarın geliyorum.
Konuşmalar sürekli yankılanıyordu beyninde ve içtikçe lanetler yağdırıyordu. Nasıl aldanmıştı, nasıl kör olmuştu yine? Ama kim inanmazdı böylesi bir kurguya, kim bilebilirdi? Sayıklıyordu kendi kendine, sessizce anlatıyordu olanları.
" Tamamen saçmaydı, baştan sona anlamsızdı zaten. Seni bulmuş olmam hiç olmadık bir yerde, olmadık bir zamanda, olmadık bir şekilde girmem hayatına. Yazsam bu kadarını yazarım diyebileceğim, saçma sapan bir hikâye olmalı bu yalnızca. Bir gün içinde tutulup kalmamız, belki de öyle olduğunu sanmamız, hayır benim sanmam. Böyle söylemiştin değil mi? "
Yine sesler birbirine karışıyor ve görüntüler gidip gelmeye başlıyordu.
— Sen kendi oyununu oynadın, kendi hikâyeni yazdın. Ben hiç olmadım aslında, senin düşündüğün gibi asla olmadım. Arayıp ta bulamadığın şey her neyse, sana yetmeyen bir türlü ve sürekli istediğin sevgi her nasılsa, bende değil, sen aramaya devam et.
— Nasıl olur? Peki ya söylediklerin, yüzlerce kilometre uzaktan kalkıp yanıma gelişin ve hiçbir şey beklemediğim halde senden, dokunuşun bana, öpüşün...
— Bütün bunlar hapsedilmiş bir insanın, azad edilme çabalarıydı sadece. Sen beni bir kutuya kapatmıştın ve gelip o kutuyu senden almalıydım, aldım da. Senin kendi duyguların bile, kendi beynine ve kalbine sığmaz, taşarken, beni de içine sıkıştırmayı nasıl beklersin.
"Haklı olabilir miydi gerçekten? İstediğim, aradığım neydi, biliyor muydum? Kendi kendimi mi yenik düşürüyordum her seferinde? Her seferinde kendi sonumu yine kendim mi planlıyordum acımasızca ve kendime bile hissettirmeden?"
Her şey iyice anlaşılmaz oluyordu, şarap bitmişti ve rakı gelmişti. Çünkü rakıyla bitmeliydi bu gece...
— Senden hiçbir şey beklemiyorum, biliyorum istesem de yapamayacaksın. Seninle olabileceğim her yolu deniyorum sadece. Tek istediğim hayatımda var olman. Böyle seviyorum seni, ister dost ol bana, ister sevgili, istersen sadece sus ve otur yanı başımda, hiçbir şey beklemiyorum senden.
— Çaresiz rolü oynama bana. Oynamamı istersen mutlaka, ben de oynardım seninle, ama bütün roller kapılmış çoktan, hepsi senin tarafından...
— Asla oynamadım sana. Hep dürüst oldum, hatta gereğinden fazla. Bu yüzden çaresizliğim gözlerinin önünde, zayıflığım gözlerinin önünde ve sevgim de öyle...
"Yaptığım en büyük hataydı bu. Kendim olmak ve öyle yaşamak isteyişim seni. Kendim gibi güvenmek bir yabancıya ve ruhumu bile bırakmak ellerine bir yabancının. Bir yabancının ellerine... Bir yabancı..."
Rakı şişesi boşaldıkça, beyni daha da bulanıyordu. Gözlerini kapattığında bütün o kurtulmak istediği görüntüler kaplıyordu her yeri, açtığında ise, o ilk gece oturdukları masanın, o ilk geceki manzarası vardı karşısında.
Bütün bunların sebebini anlamıyordu. Çekici kılan şey onun varlığı mıydı gerçekten, yoksa içinde gittikçe kabaran ve var olmasını istediği şeye duyduğu özlem miydi? En derinlerde taşıdığı bu yükle ne yapabilirdi, ne kadar uzağa gidebilirdi? Onurunu, erkekliğini, gözyaşlarını ve benliğini harcamış tüketmişti çoktan. Tek güvendiği şey olan kalbi, sökülüp alınmıştı avuçlarından. Sevgisi artık çıplak, sevgisi artık tek başına, sevgisi artık sinmiş bir köşeye, ıslak ve tir tir titriyordu korkudan. Aşağılanmış, sövülmüş, ezilip geçilmiş sevgisi, artık kalbinden başka her yere yaraşır, her yere bulaşır ve her yerde dolaşırdı özgürce. Tek istediği ait olmak, zincirlere vurulmakken, artık özgürce dolaşırdı her yerde... Her yerde...
“Tek istediğim tanıdık, bildik bir yüz, bir ses edinmekti kendime, tek aradığım asla yabancılaşmayacağım bir vücut, bir yürekti sadece. Sonunda tek alışabildiğim ise, kocaman, kalabalık bir yalnızlık elimde kalakalan. Öylesine berbat bir özgürlük ki bu;
- ne istersen yap, nereye gidersen git, nasıl yaparsan yap. İstediğin vücut senin, istediğin pislik senin, istediğin kan senin olsun…
Diye bağırıyor karşımda ve ben alıp içimdeki her şeyi, sürünüyorum her yerde…"
Düşündükçe ve içtikçe sanki anlamaya başlıyordu, bilmeceler çözülüyor, olanlar netleşiyor ve çok daha basit cevaplarla, çok daha basit anlamlar kazanıyordu. Uyuşmuş beyni belki daha iyi işliyordu, daha sakin ve daha zararsızdı belki de. Son gün, son konuşmalarını hatırlamaya çalıştı.
— Bundan 5 yıl sonra belki, beni yeniden gördüğünde, hani yine öylesine bir yerde adıma rastladığında, yine gülümser misin? Belki de arar mısın sesimi duymak için?
— Neden soruyorsun bunu? 5 yıl sonra görüşmüyor olacağımızı nerden biliyorsun? Sevgi zamanlanmış bir şey mi sence? Zamanı kaçırdığımızda biter mi?
— Bilmem, belki öyledir… Belki zamanı geçince eskisi gibi olmayacağız artık, belki sen beni gördüğünde yolunu değiştireceksin, ben seni görmemek için kalabalık yollardan geçmeyeceğim yine…
— Saçma… Yürekten seversen gerçekten, zamanı yoktur sevginin. Şuan gerçekten seviyorum diyebiliyorsan, 5 yıl sonra da söylersin ama, belki sadece kendine söyleyebilirsin sessizce, belli etmeden… Veya kendine bile söyleyemezsin korkudan, ama seversin yinede, öyle ya da böyle seversin.
Hatırladıkça daha da şaşırıyordu, her şey önceden planlanmıştı. Peki ama ne kadar önceden? Ne kadarı gerçek, ne kadarı oyundu yaşananların? Ayırmak zordu birbirinden ve kendisinden habersiz oynanmıştı oyun. Oyun olmaktan çıkmıştı, bir aldatmacaydı, bir savaştı, bir hesaplaşmaydı belki. Ama böyle bir hesap ödemek için ne yapmış olabilirdi? Çok mu içmişti yoksa?
Hesabı ödedi ve yürüyebildiği kadar yürümeye başladı sokakta. Güneş, doğmakla doğmamak arasında kalmış, yağmursa görünmeden, yavaş yavaş ıslatıyordu döküldüğü yeri. Etrafına bakmaktan yorgun düşmüş, sadece ayaklarını izliyordu ıslak kaldırımda. “L” ler çizmek şöyle dursun, çizgilere basmamak bile mümkün değildi. Kulaklarını uğuldatan rüzgârı duymazdan gelmek mümkün değildi. Hemen arkasından iteliyor, hemen solundan sallıyor, hırpalıyor, önüne geçmiş bir taraftan da “nereye gidiyorsun böyle” diye bağırıyor. Yine de dinlemiyordu artık hiçbir şeyi, ayaklarının onu nereye götüreceğini iyi biliyordu ve korkuyordu olacaklardan, deli gibi korkuyordu ancak yüzleşmeliydi, yoksa bu yara kapanmayacaktı. Kendinden geçercesine düşünmeye başlamıştı ayaklarını izleyerek, gördükleri ve duydukları hiçbir şey ifade etmiyordu artık, yağmur kendi kendine yağıyor, güneş kendi kendine doğuyordu ona sorma inceliğini göstermeden… Bambaşka bir yerde, bambaşka bir hayat sürüyordu, sona yaklaşıyordu oyun, biliyordu.
“Evet, bir rüzgârın esişi gibiydi her şey. Olağan, anlık, sıcacık, hafif… Ve beklenmedik ve asırlık ve dondurucu ve olabildiğince ağırdı aynı zamanda. Bir rüzgârın esişi gibi masum başladı ve sevinçle, coşkuyla, arzuyla sarıp sarmaladı beni. Bir rüzgâr gibi kıvraktı ve aldatıcı… Dosttu, yoldaştı, sevgiliydi… Esmeliydi, içime girmeliydi, boğazımı sarıp nefesimi kesmeli, beynime girip bulaşmalıydı… Son vermeliydi bu aldanışa ve gerçeği getirmeliydi bana, çığlıklarımı geri vermeliydi, göz yaşlarımı geri vermeliydi, onlar benimdi. Anılarım benim olmalı, bende kalmalıydı. Ama onlara bile bulaşmıştı çoktan, çünkü içimde, her yerimdeydi. Büyümüştü, kocamandı, güçlüydü çünkü biliyordu, korkuyordum… Geçmişim silinip gitmişti, kaybolmuştu, pislenmişti ve artık benim değildi. Yeniden doğmaktan korkuyordum, yeniden yaşamaktan, yeni anılardan, yeni doğmuş bir esintiden bile korkuyordum.
Eskiden ince giyinirdim böyle havalarda, her şey denizden çıkıp gelen, öylesine yoluna giden, biraz sonra ölecek olan, küçücük, masum bir esintiyle başlamıştı. Neden tanıdın beni… Neden gördüm seni… Neden?”
İçindeki hırs büyüdükçe, adımları hızlanıyor, yağmur suratına daha sert çarpıyordu. Artık hissettiği ne özlem, ne pişmanlık, ne de meraktı… Tek hissedebildiği hırs ve öfkeydi, karşılığını almak istiyordu, hesap sorma sırası ona gelmişti sonunda, layığınca soracaktı hesabını, hiçbir şeyi atlamak istemiyordu. Güneş doğmuştu sonunda, ancak saat daha çok erkendi ve o anki haliyle aslında çok da iyi düşünemediğini, pişman olabileceği şeyler yapabileceğini biliyordu diğer taraftan. Durup dinlenmeli, sakinleşmeliydi. Onun kıvraklığını iyi biliyordu ve çok iyi kaçabilirdi her sorudan, belki bir plan yapmalı, iyice sıkıştırmalıydı köşeye. Ortaköy’ de bir sabahçı kahvesine girdi. Lise yıllarından beri sevdiği, huzur dolu bir yerdi. Herkes sabaha saygı duyar, derin bir sessizlik olurdu kahvede. Sadece çay kaşığı sesleri ve fısıltılar duyulurdu ve yeni yüzyıla inatla direnen eski odun sobasının çıtırtısı…
Sakinleşmenin en iyi yolunu biliyordu artık kendisi için; hafif ıslanmış, biraz da parçalanmış defterini çıkardı cebinden ve yazmaya devam etti.
“İşte böylesine bir güçle nasıl başa çıkacağımı düşünüyordum, öylece donmuş kalmış, şaşkın şaşkın etrafıma bakıyor, insanları izliyordum. Her yerimdeydiler, onlarcası, yüzlercesi vardı. Kimisi gülüyor, eğleniyor, hatta şarkılar söylüyor, kimisi kaşlarını çatmış üzerime geliyor, kimisi ağlıyor bir kenarda, kimisi incecik giyinmiş bu soğukta, titriyor, kimisi paltolar giymiş kaçışıyor. Kimileri de benim gibi düşünüyor mutlaka ne yapacağını, nasıl kaçıp kurtulacağını, nereye sığınacağını bulmaya çalışıyor. İnsanların yüzlerine bakıyor ve sessizce yardım istiyor onlardan, sadece bakarak gözlerine. Çünkü sesi çıkmıyor artık. Nefesi soğuktan kesilmiş, dudakları morarmış, hissetmiyor artık. Sesleri unutmuş, bırakmış, pes etmiş artık. Artık tek istediği, yumuşacık, sıcak bir yorganmış üzerinde… Tek istediği, sonsuza kadar durup dinlenmek, ne olduğunu, nasıl olduğunu bilmeden, koşturarak arayıp durduğu o duyguyu bulmak, onunla kalmakmış. İstediği sadece, bu etraftaki yüzlerce insandan birisinin kafasını kaldırıp onu görmesiymiş. Artık tek istediği, görünür olduğuna inanabilmekmiş. Kendi gerçekliğine inandırılmayı beklemek ne kadar da zormuş ve beklemek dışında hiç bir şey yapamıyor olmak. Evinin balkonunda beklemiş bir gün, yoldan geçenlere bakarak. Bir gün sabah karanlığında çıkmış yola ve önüne gelenin hepsini yürümüş, gidebildiği yere kadar. Başka bir gün, en kalabalığa gitmiş inadına, en gürültüye ve en kargaşaya gitmiş. Olmamış, olmuyormuş… En sonunda dayanamamış bu yoksunluğa, denize dönmüş yine ve tedirginlikle açmış kollarını ufka, artık yapabileceği bir şey olmadığını bilmenin rahatlığı ve ne olacağını bilememenin verdiği korkuyla içinde, gelen ilk rüzgâra bırakmış kendisini. Aslında o da biliyormuş en başından beri, onu ancak bir rüzgâr kaldırıp götürebilirmiş gitmek istediği yerlere. Kabullenmiş.
Bense hala, insanları izlemeye devam ediyorum oturduğum yerden. Sağımdan solumdan hızla geçenlere aldırmadan, dokunmadan, bakmadan, konuşmadan bekliyorum. Beklemenin en zorunu seçtim kendime ceza olarak, öyle ya da böyle yalnızlık vardı sonunda ve bu ceza bir ömür yeterdi bana.”
Yazmak işe yaramıştı, yazdıkça hafiflemiş, içindeki öfke azalmış ve daha net düşünmeye başlamıştı böylece. Sakince kalktı yerinden, içtiği üç çayın parasını ödedi ve çıktı. Yağmur hala çiseliyor ince ince ve güneş parlamakta kararlı, yağmurun içine girdikçe inatla, her tarafta gökkuşağı şavkları… Renklerin altından geçerek yürümek, bu kuşağın arkasını görmek, uzak değildi artık düşündüğü kadar. Sakin ol, az kaldı…
Apartmanın önüne geldiğinde kalbi dışarı fırlayacak gibi çarpıyordu, yarım saat öncesinin sakinliğinden eser kalmamıştı bir anda, bacaklarının titrediğini hissetti, belki vazgeçmeliydi, yapamayacaktı. Ancak buradan dönüş olmadığını biliyordu, dönerse her şey daha berbat olacaktı, sıktı dişlerini, yürüdü. Apartman kapısı açıktı, ışığı açmak aklının ucundan geçmedi, heyecandan başı dönüyor, sadece kapıyı bulmaya çalışıyordu, neden bulmakta zorlandığını anlayamadı. Sonunda kapının önündeydi, ayakkabıları tanımıştı, nefesini tutarak içeriyi dinledi. Kalbini durdurmaya çalıştı bir an için bile olsa, daha iyi duymak istiyordu, kötü bir sürprizle karşılaşmak istemiyordu, böyle bir ihtimal olduğunu iyi biliyordu ve buna alıştırmaya çalışmıştı kendisini. İçerden hiç ses gelmiyordu, kapıyı çaldı sonunda, zil bozuktu, lanet okudu, yumrukladı kapıyı yavaşça… Tekrar yumrukladı, biraz daha sert… Sonunda kapı açılma sesleri geldi, ufak adımlar ve…
— Kim o?
- …
— Kim oo?
— Şey… Benim… Ben…
Kapı aralandı, donup kaldı bir kaç saniye.
— Aa selam, ne işin var burada? Gelsene içeri, ıslanmışsın
“Aldanma, aldanma, aldanma, sakın unutma, bırakma kendini…”
— Seninle konuşmamız gerek, önemli.
— Tamam, orasını anladım zaten, içeri geç otur.
— Sabah sabah mı içiyorsun? Azaltmalısın…
— Evet, fazla bir şey değil, sen de al, rahatlarsın biraz.
— Hayır sağol, şimdi olmaz.
— Ee sorun nedir?
— Seninle olanları konuşmamız gerek, yaşadıklarımızı, bana yaşattıklarını, senin yaşadıklarını…
— Sen hala bunları mı düşünüyorsun gerçekten, inanamıyorum sana, defalarca anlattım, defalarca konuştuk zaten, neden inanmıyorsun bana, neden zorlamak istiyorsun?
— Hey hey yavaş ol bakalım! Bu sefer soruları ben soracağım. O son günü anlatmanı istiyorum, yaptıklarının nedenini, birdenbire çekip gidişini, bir yabancıya dönüşmeni, konuşmandaki dayanılmaz soğukluğu ve umursamazlığı. İnsan bir gün içinde nasıl böylesine değişebilir, hem de ortada hiçbir neden yokken benim görebildiğim.
— Senin görebildiğin mi? Sen hiçbir şeyi göremediğini anlayamıyor musun? Nasıl bu kadar geniş bir dünya yarattın kendine şaşırıyorum, aklım almıyor. Tekrar anlatayım sana öyleyse… Seninle bir gün, bir evde tanıştık. Ertesi gün alakasız bir yerde karşıma çıktın, tamam ben de sevindim seni gördüğüme. Kahvaltı edecektin, eve çağırdım, sonra içtik biraz, takıldık, bende kal dedim sana, sen de kaldın. Seviştik… Sabah yolcu ettim seni ve gittin. Sonra bir ay sonra ziyaretine geldim, halini görünce geldiğime pişman oldum ve iki gün sonra döndüm apar topar. İşte bütün olan bu…
— Ama… Hayır, nasıl olur? Peki ya…
Soru kalmamıştı sorulacak, söyleyecek söz kalmamıştı. İşte korktuğu olmuştu, kafasının içinde şimşekler çakıyor, gözleri kamaşıyor ve bütün duyularını kaybediyordu birer birer. Karşısındaki gerçekten bir yabancıydı, tanımıyordu bile doğru düzgün. Kimin nesiydi, ne yapar, nasıl yaşardı, ne işi vardı hayatında, hangi delikten girmişti, nasıl hala içerideydi…? Ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemiyordu. Ayağa kalkması gerekiyordu ancak bacakları pek oralı olmuyordu.
“Hadi lanet olası kendine gel, ayağa kalk, çık buradan, dışarı çık…”
Bütün gücüyle fırladı, kapıdan dışarı attı kendisini, koşar adım uzaklaşmaya çalıştı biran önce, hiç arkasına bakmadı. Sıra dışı bir ıslaklık hissediyordu, olmaması gereken bir şey. Ayakkabılarını unutmuştu, çoraplarıyla yürüyordu ama aldırış etmedi, uzaklaşmalıydı. Yürüdü, yürüdü, yürüdü… Soluk almadan, hiç durmadan yürüdü. Gökkuşakları geçti, bulutlar geçti, insanlar geçti, denizler geçti… Hayatını yürüdü gerisin geri, hiç tanımadığı yerlerden geçti, tanımadığı yüzler, sesler, kokular geçti, korkulardan geçti, hüzünden, acıdan hatta mutluluktan geçti, ama hiçbirini anımsamadan. Yabancı gözyaşları döktü, yağmura karıştı, güneşe karıştı, rüzgâra karıştı, tanımadığı renkler gördü sonra… Sonra durdu birden, ayaklarına baktı, ıslak ve çamur içindeydiler. Çoraplarını çıkardı, ayaklarını izleyerek yürüdü, kareleri gördü, “L” ler çizmeye başladı yürürken, yavaşladı, yavaşladıkça sakinleşti, yağmur hızlandı, yalnızlığı arttı, rahatladı… Düşünmüyordu artık, gülümsedi, derin bir nefes aldı. Yağmur, deniz ve toprak kokusu doldu bedenine, doldukça hafifledi, ayakları yerden kesildi. Önce çizgiler kayboldu, sonra kareler, insanlar kayboldu, sesler kayboldu ve zaman kayboldu sonra. Koca bir dünya, koca bir hayat kayboldu çıplak ayaklarının altında…
2006
Böyle günlerde gözlerim dolar hep, ama öyle tersine tersine esişinden değil rüzgârın, istemesem de dinlemek, duyduklarım yeter bana. Geçmişimden gelir rüzgâr, gelirken önüne katmıştır, bütün pişmanlıklarımı, acılarımı, yenilgilerimi ve en kötüsü çığlıklarımı da alıp getirmiştir.
Kendi çığlığınızı dinlediniz mi hiç? En savunmasız, en aciz, en zayıf anlarınızda, yüreğinizi parçalayarak kopup gelmiş, kimsesiz, sahipsiz, sessiz çığlıklarınızı, hiçbir rüzgâr bulup getirdi mi size? İşte bu da rüzgârın sadakatidir bana. Beni böyle ayakta tutar, böyle okşar, böyle sevişir benimle… Çığlıklarımı bile bulup getirecek, unutturmayacak kadar cesur, bırakıp gitmeyecek kadar yoldaş, dinlemesem de anlatacak kadar dosttur. En önemlisi de, ağlatmayı bilecek kadar sevgilidir bana.
En sevdiğim rüzgârla yürüyordum taş kaldırımda ve bu kez dinliyordum da, ne yerde karolar vardı sayacak, ne aklımda sevişmek… Ödemek zamanı gelmişti hayatın ve ben olabilecek en fakir zamanımdaydım. Bunu biliyordu, niyeti bozmuştu bir kere, sert oynamakta mubahtı bu oyunda, en başından sözümüz vardı. Sertlik zamanı gelmişti, derinden hissediyordum, iliklerimde hissediyordum, bu onun tarzıydı, içerden vururdu düşmanını, düşman olmaya gelmezdi… Üşüyecektim bu kez, buz kesecektim. İş başka, dostluk başkaydı, anlıyordum. Çaresi yok, yenilecektim. Ne anıların hatırı vardı, ne ağlamaların, ne de sevişmelerin artık, sadece şimdinin yükü… Eskiden beri yabancısı olduğum, bir türlü zamanında göremediğim, dinleyemediğim o an, artık bütün ağırlığı ve kaçacak tek bir delik bile bırakmayan büyüklüğü ile tam karşımda esiyordu yüzüme. Kabul etmeliyim, soğuktan ağlıyordum bu sefer.
İlk karşılaşmamızı düşündüm sakince veya sakinleşmek için belki. Ne kadar da masum, saf bir hali vardı. Sanki doğuşundan beri bütün doğallığı ile olduğu yerde kalmış, incitilmemiş, incitmemiş, sanki hiç yaşamamış ve tam orada, o anda, biraz ötedeki boğazın serin sularından, iki dalganın arasından çıkıp gelmiş, geçiyormuş, durmuş, bana bakmış, tanımış… Evet, hiç yaşamadığı halde tanımış. Onu görmüş olmama şaşırmış, hatta beni öylesine tanımış ki, onun o kısacık ömrünü, belki az ileride kocaman betonlara çarptığı ve dağıldığı anda bitecek ömrünü böyle bölüyor olmam bedenimle, ona inanılmaz gelmiş gibi, bütün gücüyle yavaşlamış, zor tutmuş kendisini, etrafımda döndüğü birkaç saniye içinde olabildiğince dokunmuş her yerime ve sonunda esip gitmişti. Gitmek zorundaydı, doğasında vardı esmek, anlıyordum ve eserken sevmiştim onu, esmesini kıskanmak çocukluk olurdu ve eserken parçalanıp dağılmasını, her seferinde kendi kendisini öldürmesini engellemeye çalışmakta öyle. Çünkü başka biri öldüğünde denizin üzerinde, biliyordum ki yeniden dalgalar kabaracak, belki daha güçlü esecek, savuracak, savrulacak, daha uzun yaşayacak, daha çok kalacak benimle, daha çok dokunacak…
Benimle mi olacak? Ya o sırada orada olamazsam, hiç durmadan esip geçerse, ya bir başkası keserse vücuduyla yolunu? Ya ben yetişemeden, bensiz parçalanır, dağılırsa… Orada olmalıyım, buna izin veremem. Belki her gün geçmeliyim aynı yerden… Hayır, her zaman, her yerde olabilmeliyim, hissetmeliyim, onun gibi doğmalı, onun gibi esmeliyim belki… Onun gibi bölünüp, onun gibi ölmeliyim. Her seferinde bulmalıyım onu, her doğumunu ve her ölümünü tatmalıyım, tutup bir iki saniye, fısıltılarını dinlemeli, dokunmalı, ürpermeliyim.
Biliyorum imkânsız. O ilk andaki duygularım nasıl gerçeklikten uzak, nasıl bir masal bozmasıysa, bu düşündüklerim de aynen öyle. Neler olacağını bilmeliydim en başından, aslında biliyordum da, bir rüzgâra sevdalanmak her şeyi göze almaktı, her şeyi olduğu gibi bırakabilmek, olacaklara boyun eğmek demekti. En başından yenilgiyi kabul edebilmek, öyle sevmek demekti. Bana dokunmasına ilk izin verdiğim anda, yolunu ilk kestiğim anda, bu acımasızlığı da görmüştüm içinde. Her seferinde yeniden başlayabilmek hayata, nasıl doğasında varsa insanın, her seferinde daha da büyümek, yüreklenmek ve daha iyi ölmekte, en büyük zaafıdır rüzgârın. Bir sonra ki hayatına hep daha güçlü başlar ve daha acımasız bitirir. İnsanlarla ilgilenmez, karşısına çıkan engelleri sever sadece, kendisini dener, sizi atlar geçer.”
Bütün bunları, sindirebilmek ve gerçeğe yaklaştırabilmek için yazarken, ne güneşin, denizin üzerinde çoktan kaybolduğunu, ne de etrafında kendisinden başka kimsenin kalmadığını fark edebilmişti. İçindeki derin titremeyle ürpermiş, yalnızlık duygusu iyiden iyiye ağır basmıştı birden. Aceleyle kalkıp uzaklaşmak, bu duygudan kurtulmak istedi. Evine doğru yürümeye başladı. Her geçtiği yolda bir görüntü, bir ses, bir koku vardı onu alıp götüren ve kendisine engel olamıyordu, her şeyi birer birer düşünmek en başından, bütün acıları tekrar yaşamak istiyordu, buna doymaya ihtiyacı vardı. Belki biraz içmeli, biraz ağlamalıydı, ama gerçek olmadığına, belki de hiç sevmemiş olduğuna inandıramazdı kendisini, bu imkânsızdı. Buna inanmaya da ihtiyacı yoktu aslında, derin nasırları vardı ve onlara güvenirdi.
En yakın meyhane değildi ayaklarını sürüdüğü, o gün birlikte gittikleri yerdi ve her zamanki rakı yerine istediği, onun en sevdiği kırmızı şaraptı. Madem karar vermişti bunu yaşamaya, sonuna kadar yaşamak en iyisiydi. Aynen onun söylediği gibi... Sonuna kadar yaşamak...
— Seni sonuna kadar yaşamak istiyorum. Kısacık bir tanışıklık ve bir gecelik aşkla kalmamalı bu, biliyorum. Karşılaştığımız o güne inanamıyorum hala. Bir gün önce tek kelime etmeden elini sıktığım sen, bir gün sonra yolun tam ortasında, karşımda dikiliyorsun. İşin garibi sen de aynı bakıyorsun, söylemesen de duyuyorum sesini ve bu şekilde bitmemeli biliyorum.
— Ben de bunları söylediğine inanamıyorum. Çünkü seni ilk gördüğümde, çok iyi tanıdığım o acıyı da hissettim hemen yakınımda. İnanmamak için elimden geleni yaptım, hala da yapmaya devam ediyorum ama olmuyor. Çünkü gerçeksin ve oradasın, maalesef oradasın...
— Bu şekilde yapamayacağım, ben geliyorum sanırım, yanına geliyorum... Yarın geliyorum.
Konuşmalar sürekli yankılanıyordu beyninde ve içtikçe lanetler yağdırıyordu. Nasıl aldanmıştı, nasıl kör olmuştu yine? Ama kim inanmazdı böylesi bir kurguya, kim bilebilirdi? Sayıklıyordu kendi kendine, sessizce anlatıyordu olanları.
" Tamamen saçmaydı, baştan sona anlamsızdı zaten. Seni bulmuş olmam hiç olmadık bir yerde, olmadık bir zamanda, olmadık bir şekilde girmem hayatına. Yazsam bu kadarını yazarım diyebileceğim, saçma sapan bir hikâye olmalı bu yalnızca. Bir gün içinde tutulup kalmamız, belki de öyle olduğunu sanmamız, hayır benim sanmam. Böyle söylemiştin değil mi? "
Yine sesler birbirine karışıyor ve görüntüler gidip gelmeye başlıyordu.
— Sen kendi oyununu oynadın, kendi hikâyeni yazdın. Ben hiç olmadım aslında, senin düşündüğün gibi asla olmadım. Arayıp ta bulamadığın şey her neyse, sana yetmeyen bir türlü ve sürekli istediğin sevgi her nasılsa, bende değil, sen aramaya devam et.
— Nasıl olur? Peki ya söylediklerin, yüzlerce kilometre uzaktan kalkıp yanıma gelişin ve hiçbir şey beklemediğim halde senden, dokunuşun bana, öpüşün...
— Bütün bunlar hapsedilmiş bir insanın, azad edilme çabalarıydı sadece. Sen beni bir kutuya kapatmıştın ve gelip o kutuyu senden almalıydım, aldım da. Senin kendi duyguların bile, kendi beynine ve kalbine sığmaz, taşarken, beni de içine sıkıştırmayı nasıl beklersin.
"Haklı olabilir miydi gerçekten? İstediğim, aradığım neydi, biliyor muydum? Kendi kendimi mi yenik düşürüyordum her seferinde? Her seferinde kendi sonumu yine kendim mi planlıyordum acımasızca ve kendime bile hissettirmeden?"
Her şey iyice anlaşılmaz oluyordu, şarap bitmişti ve rakı gelmişti. Çünkü rakıyla bitmeliydi bu gece...
— Senden hiçbir şey beklemiyorum, biliyorum istesem de yapamayacaksın. Seninle olabileceğim her yolu deniyorum sadece. Tek istediğim hayatımda var olman. Böyle seviyorum seni, ister dost ol bana, ister sevgili, istersen sadece sus ve otur yanı başımda, hiçbir şey beklemiyorum senden.
— Çaresiz rolü oynama bana. Oynamamı istersen mutlaka, ben de oynardım seninle, ama bütün roller kapılmış çoktan, hepsi senin tarafından...
— Asla oynamadım sana. Hep dürüst oldum, hatta gereğinden fazla. Bu yüzden çaresizliğim gözlerinin önünde, zayıflığım gözlerinin önünde ve sevgim de öyle...
"Yaptığım en büyük hataydı bu. Kendim olmak ve öyle yaşamak isteyişim seni. Kendim gibi güvenmek bir yabancıya ve ruhumu bile bırakmak ellerine bir yabancının. Bir yabancının ellerine... Bir yabancı..."
Rakı şişesi boşaldıkça, beyni daha da bulanıyordu. Gözlerini kapattığında bütün o kurtulmak istediği görüntüler kaplıyordu her yeri, açtığında ise, o ilk gece oturdukları masanın, o ilk geceki manzarası vardı karşısında.
Bütün bunların sebebini anlamıyordu. Çekici kılan şey onun varlığı mıydı gerçekten, yoksa içinde gittikçe kabaran ve var olmasını istediği şeye duyduğu özlem miydi? En derinlerde taşıdığı bu yükle ne yapabilirdi, ne kadar uzağa gidebilirdi? Onurunu, erkekliğini, gözyaşlarını ve benliğini harcamış tüketmişti çoktan. Tek güvendiği şey olan kalbi, sökülüp alınmıştı avuçlarından. Sevgisi artık çıplak, sevgisi artık tek başına, sevgisi artık sinmiş bir köşeye, ıslak ve tir tir titriyordu korkudan. Aşağılanmış, sövülmüş, ezilip geçilmiş sevgisi, artık kalbinden başka her yere yaraşır, her yere bulaşır ve her yerde dolaşırdı özgürce. Tek istediği ait olmak, zincirlere vurulmakken, artık özgürce dolaşırdı her yerde... Her yerde...
“Tek istediğim tanıdık, bildik bir yüz, bir ses edinmekti kendime, tek aradığım asla yabancılaşmayacağım bir vücut, bir yürekti sadece. Sonunda tek alışabildiğim ise, kocaman, kalabalık bir yalnızlık elimde kalakalan. Öylesine berbat bir özgürlük ki bu;
- ne istersen yap, nereye gidersen git, nasıl yaparsan yap. İstediğin vücut senin, istediğin pislik senin, istediğin kan senin olsun…
Diye bağırıyor karşımda ve ben alıp içimdeki her şeyi, sürünüyorum her yerde…"
Düşündükçe ve içtikçe sanki anlamaya başlıyordu, bilmeceler çözülüyor, olanlar netleşiyor ve çok daha basit cevaplarla, çok daha basit anlamlar kazanıyordu. Uyuşmuş beyni belki daha iyi işliyordu, daha sakin ve daha zararsızdı belki de. Son gün, son konuşmalarını hatırlamaya çalıştı.
— Bundan 5 yıl sonra belki, beni yeniden gördüğünde, hani yine öylesine bir yerde adıma rastladığında, yine gülümser misin? Belki de arar mısın sesimi duymak için?
— Neden soruyorsun bunu? 5 yıl sonra görüşmüyor olacağımızı nerden biliyorsun? Sevgi zamanlanmış bir şey mi sence? Zamanı kaçırdığımızda biter mi?
— Bilmem, belki öyledir… Belki zamanı geçince eskisi gibi olmayacağız artık, belki sen beni gördüğünde yolunu değiştireceksin, ben seni görmemek için kalabalık yollardan geçmeyeceğim yine…
— Saçma… Yürekten seversen gerçekten, zamanı yoktur sevginin. Şuan gerçekten seviyorum diyebiliyorsan, 5 yıl sonra da söylersin ama, belki sadece kendine söyleyebilirsin sessizce, belli etmeden… Veya kendine bile söyleyemezsin korkudan, ama seversin yinede, öyle ya da böyle seversin.
Hatırladıkça daha da şaşırıyordu, her şey önceden planlanmıştı. Peki ama ne kadar önceden? Ne kadarı gerçek, ne kadarı oyundu yaşananların? Ayırmak zordu birbirinden ve kendisinden habersiz oynanmıştı oyun. Oyun olmaktan çıkmıştı, bir aldatmacaydı, bir savaştı, bir hesaplaşmaydı belki. Ama böyle bir hesap ödemek için ne yapmış olabilirdi? Çok mu içmişti yoksa?
Hesabı ödedi ve yürüyebildiği kadar yürümeye başladı sokakta. Güneş, doğmakla doğmamak arasında kalmış, yağmursa görünmeden, yavaş yavaş ıslatıyordu döküldüğü yeri. Etrafına bakmaktan yorgun düşmüş, sadece ayaklarını izliyordu ıslak kaldırımda. “L” ler çizmek şöyle dursun, çizgilere basmamak bile mümkün değildi. Kulaklarını uğuldatan rüzgârı duymazdan gelmek mümkün değildi. Hemen arkasından iteliyor, hemen solundan sallıyor, hırpalıyor, önüne geçmiş bir taraftan da “nereye gidiyorsun böyle” diye bağırıyor. Yine de dinlemiyordu artık hiçbir şeyi, ayaklarının onu nereye götüreceğini iyi biliyordu ve korkuyordu olacaklardan, deli gibi korkuyordu ancak yüzleşmeliydi, yoksa bu yara kapanmayacaktı. Kendinden geçercesine düşünmeye başlamıştı ayaklarını izleyerek, gördükleri ve duydukları hiçbir şey ifade etmiyordu artık, yağmur kendi kendine yağıyor, güneş kendi kendine doğuyordu ona sorma inceliğini göstermeden… Bambaşka bir yerde, bambaşka bir hayat sürüyordu, sona yaklaşıyordu oyun, biliyordu.
“Evet, bir rüzgârın esişi gibiydi her şey. Olağan, anlık, sıcacık, hafif… Ve beklenmedik ve asırlık ve dondurucu ve olabildiğince ağırdı aynı zamanda. Bir rüzgârın esişi gibi masum başladı ve sevinçle, coşkuyla, arzuyla sarıp sarmaladı beni. Bir rüzgâr gibi kıvraktı ve aldatıcı… Dosttu, yoldaştı, sevgiliydi… Esmeliydi, içime girmeliydi, boğazımı sarıp nefesimi kesmeli, beynime girip bulaşmalıydı… Son vermeliydi bu aldanışa ve gerçeği getirmeliydi bana, çığlıklarımı geri vermeliydi, göz yaşlarımı geri vermeliydi, onlar benimdi. Anılarım benim olmalı, bende kalmalıydı. Ama onlara bile bulaşmıştı çoktan, çünkü içimde, her yerimdeydi. Büyümüştü, kocamandı, güçlüydü çünkü biliyordu, korkuyordum… Geçmişim silinip gitmişti, kaybolmuştu, pislenmişti ve artık benim değildi. Yeniden doğmaktan korkuyordum, yeniden yaşamaktan, yeni anılardan, yeni doğmuş bir esintiden bile korkuyordum.
Eskiden ince giyinirdim böyle havalarda, her şey denizden çıkıp gelen, öylesine yoluna giden, biraz sonra ölecek olan, küçücük, masum bir esintiyle başlamıştı. Neden tanıdın beni… Neden gördüm seni… Neden?”
İçindeki hırs büyüdükçe, adımları hızlanıyor, yağmur suratına daha sert çarpıyordu. Artık hissettiği ne özlem, ne pişmanlık, ne de meraktı… Tek hissedebildiği hırs ve öfkeydi, karşılığını almak istiyordu, hesap sorma sırası ona gelmişti sonunda, layığınca soracaktı hesabını, hiçbir şeyi atlamak istemiyordu. Güneş doğmuştu sonunda, ancak saat daha çok erkendi ve o anki haliyle aslında çok da iyi düşünemediğini, pişman olabileceği şeyler yapabileceğini biliyordu diğer taraftan. Durup dinlenmeli, sakinleşmeliydi. Onun kıvraklığını iyi biliyordu ve çok iyi kaçabilirdi her sorudan, belki bir plan yapmalı, iyice sıkıştırmalıydı köşeye. Ortaköy’ de bir sabahçı kahvesine girdi. Lise yıllarından beri sevdiği, huzur dolu bir yerdi. Herkes sabaha saygı duyar, derin bir sessizlik olurdu kahvede. Sadece çay kaşığı sesleri ve fısıltılar duyulurdu ve yeni yüzyıla inatla direnen eski odun sobasının çıtırtısı…
Sakinleşmenin en iyi yolunu biliyordu artık kendisi için; hafif ıslanmış, biraz da parçalanmış defterini çıkardı cebinden ve yazmaya devam etti.
“İşte böylesine bir güçle nasıl başa çıkacağımı düşünüyordum, öylece donmuş kalmış, şaşkın şaşkın etrafıma bakıyor, insanları izliyordum. Her yerimdeydiler, onlarcası, yüzlercesi vardı. Kimisi gülüyor, eğleniyor, hatta şarkılar söylüyor, kimisi kaşlarını çatmış üzerime geliyor, kimisi ağlıyor bir kenarda, kimisi incecik giyinmiş bu soğukta, titriyor, kimisi paltolar giymiş kaçışıyor. Kimileri de benim gibi düşünüyor mutlaka ne yapacağını, nasıl kaçıp kurtulacağını, nereye sığınacağını bulmaya çalışıyor. İnsanların yüzlerine bakıyor ve sessizce yardım istiyor onlardan, sadece bakarak gözlerine. Çünkü sesi çıkmıyor artık. Nefesi soğuktan kesilmiş, dudakları morarmış, hissetmiyor artık. Sesleri unutmuş, bırakmış, pes etmiş artık. Artık tek istediği, yumuşacık, sıcak bir yorganmış üzerinde… Tek istediği, sonsuza kadar durup dinlenmek, ne olduğunu, nasıl olduğunu bilmeden, koşturarak arayıp durduğu o duyguyu bulmak, onunla kalmakmış. İstediği sadece, bu etraftaki yüzlerce insandan birisinin kafasını kaldırıp onu görmesiymiş. Artık tek istediği, görünür olduğuna inanabilmekmiş. Kendi gerçekliğine inandırılmayı beklemek ne kadar da zormuş ve beklemek dışında hiç bir şey yapamıyor olmak. Evinin balkonunda beklemiş bir gün, yoldan geçenlere bakarak. Bir gün sabah karanlığında çıkmış yola ve önüne gelenin hepsini yürümüş, gidebildiği yere kadar. Başka bir gün, en kalabalığa gitmiş inadına, en gürültüye ve en kargaşaya gitmiş. Olmamış, olmuyormuş… En sonunda dayanamamış bu yoksunluğa, denize dönmüş yine ve tedirginlikle açmış kollarını ufka, artık yapabileceği bir şey olmadığını bilmenin rahatlığı ve ne olacağını bilememenin verdiği korkuyla içinde, gelen ilk rüzgâra bırakmış kendisini. Aslında o da biliyormuş en başından beri, onu ancak bir rüzgâr kaldırıp götürebilirmiş gitmek istediği yerlere. Kabullenmiş.
Bense hala, insanları izlemeye devam ediyorum oturduğum yerden. Sağımdan solumdan hızla geçenlere aldırmadan, dokunmadan, bakmadan, konuşmadan bekliyorum. Beklemenin en zorunu seçtim kendime ceza olarak, öyle ya da böyle yalnızlık vardı sonunda ve bu ceza bir ömür yeterdi bana.”
Yazmak işe yaramıştı, yazdıkça hafiflemiş, içindeki öfke azalmış ve daha net düşünmeye başlamıştı böylece. Sakince kalktı yerinden, içtiği üç çayın parasını ödedi ve çıktı. Yağmur hala çiseliyor ince ince ve güneş parlamakta kararlı, yağmurun içine girdikçe inatla, her tarafta gökkuşağı şavkları… Renklerin altından geçerek yürümek, bu kuşağın arkasını görmek, uzak değildi artık düşündüğü kadar. Sakin ol, az kaldı…
Apartmanın önüne geldiğinde kalbi dışarı fırlayacak gibi çarpıyordu, yarım saat öncesinin sakinliğinden eser kalmamıştı bir anda, bacaklarının titrediğini hissetti, belki vazgeçmeliydi, yapamayacaktı. Ancak buradan dönüş olmadığını biliyordu, dönerse her şey daha berbat olacaktı, sıktı dişlerini, yürüdü. Apartman kapısı açıktı, ışığı açmak aklının ucundan geçmedi, heyecandan başı dönüyor, sadece kapıyı bulmaya çalışıyordu, neden bulmakta zorlandığını anlayamadı. Sonunda kapının önündeydi, ayakkabıları tanımıştı, nefesini tutarak içeriyi dinledi. Kalbini durdurmaya çalıştı bir an için bile olsa, daha iyi duymak istiyordu, kötü bir sürprizle karşılaşmak istemiyordu, böyle bir ihtimal olduğunu iyi biliyordu ve buna alıştırmaya çalışmıştı kendisini. İçerden hiç ses gelmiyordu, kapıyı çaldı sonunda, zil bozuktu, lanet okudu, yumrukladı kapıyı yavaşça… Tekrar yumrukladı, biraz daha sert… Sonunda kapı açılma sesleri geldi, ufak adımlar ve…
— Kim o?
- …
— Kim oo?
— Şey… Benim… Ben…
Kapı aralandı, donup kaldı bir kaç saniye.
— Aa selam, ne işin var burada? Gelsene içeri, ıslanmışsın
“Aldanma, aldanma, aldanma, sakın unutma, bırakma kendini…”
— Seninle konuşmamız gerek, önemli.
— Tamam, orasını anladım zaten, içeri geç otur.
— Sabah sabah mı içiyorsun? Azaltmalısın…
— Evet, fazla bir şey değil, sen de al, rahatlarsın biraz.
— Hayır sağol, şimdi olmaz.
— Ee sorun nedir?
— Seninle olanları konuşmamız gerek, yaşadıklarımızı, bana yaşattıklarını, senin yaşadıklarını…
— Sen hala bunları mı düşünüyorsun gerçekten, inanamıyorum sana, defalarca anlattım, defalarca konuştuk zaten, neden inanmıyorsun bana, neden zorlamak istiyorsun?
— Hey hey yavaş ol bakalım! Bu sefer soruları ben soracağım. O son günü anlatmanı istiyorum, yaptıklarının nedenini, birdenbire çekip gidişini, bir yabancıya dönüşmeni, konuşmandaki dayanılmaz soğukluğu ve umursamazlığı. İnsan bir gün içinde nasıl böylesine değişebilir, hem de ortada hiçbir neden yokken benim görebildiğim.
— Senin görebildiğin mi? Sen hiçbir şeyi göremediğini anlayamıyor musun? Nasıl bu kadar geniş bir dünya yarattın kendine şaşırıyorum, aklım almıyor. Tekrar anlatayım sana öyleyse… Seninle bir gün, bir evde tanıştık. Ertesi gün alakasız bir yerde karşıma çıktın, tamam ben de sevindim seni gördüğüme. Kahvaltı edecektin, eve çağırdım, sonra içtik biraz, takıldık, bende kal dedim sana, sen de kaldın. Seviştik… Sabah yolcu ettim seni ve gittin. Sonra bir ay sonra ziyaretine geldim, halini görünce geldiğime pişman oldum ve iki gün sonra döndüm apar topar. İşte bütün olan bu…
— Ama… Hayır, nasıl olur? Peki ya…
Soru kalmamıştı sorulacak, söyleyecek söz kalmamıştı. İşte korktuğu olmuştu, kafasının içinde şimşekler çakıyor, gözleri kamaşıyor ve bütün duyularını kaybediyordu birer birer. Karşısındaki gerçekten bir yabancıydı, tanımıyordu bile doğru düzgün. Kimin nesiydi, ne yapar, nasıl yaşardı, ne işi vardı hayatında, hangi delikten girmişti, nasıl hala içerideydi…? Ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemiyordu. Ayağa kalkması gerekiyordu ancak bacakları pek oralı olmuyordu.
“Hadi lanet olası kendine gel, ayağa kalk, çık buradan, dışarı çık…”
Bütün gücüyle fırladı, kapıdan dışarı attı kendisini, koşar adım uzaklaşmaya çalıştı biran önce, hiç arkasına bakmadı. Sıra dışı bir ıslaklık hissediyordu, olmaması gereken bir şey. Ayakkabılarını unutmuştu, çoraplarıyla yürüyordu ama aldırış etmedi, uzaklaşmalıydı. Yürüdü, yürüdü, yürüdü… Soluk almadan, hiç durmadan yürüdü. Gökkuşakları geçti, bulutlar geçti, insanlar geçti, denizler geçti… Hayatını yürüdü gerisin geri, hiç tanımadığı yerlerden geçti, tanımadığı yüzler, sesler, kokular geçti, korkulardan geçti, hüzünden, acıdan hatta mutluluktan geçti, ama hiçbirini anımsamadan. Yabancı gözyaşları döktü, yağmura karıştı, güneşe karıştı, rüzgâra karıştı, tanımadığı renkler gördü sonra… Sonra durdu birden, ayaklarına baktı, ıslak ve çamur içindeydiler. Çoraplarını çıkardı, ayaklarını izleyerek yürüdü, kareleri gördü, “L” ler çizmeye başladı yürürken, yavaşladı, yavaşladıkça sakinleşti, yağmur hızlandı, yalnızlığı arttı, rahatladı… Düşünmüyordu artık, gülümsedi, derin bir nefes aldı. Yağmur, deniz ve toprak kokusu doldu bedenine, doldukça hafifledi, ayakları yerden kesildi. Önce çizgiler kayboldu, sonra kareler, insanlar kayboldu, sesler kayboldu ve zaman kayboldu sonra. Koca bir dünya, koca bir hayat kayboldu çıplak ayaklarının altında…
2006
Yaratığın Doğuşu
Kendimi yenemedim yine… Lanetler yağdırıyorum yaradılışıma, ruhuma, benliğime… Oluk oluk kanıyorum her seferinde, tökezleyip düşüyorum ve kayboluyorum yine. Nereye gittiğimi, gideceğimi, gitmem gerektiğini bilemiyorum. Duymamak, görmemek yetmez, bilmemek istiyorum Sadece anlamamak değil, aptal olmak istiyorum. İpsiz sapsız bir serseri, ne halt olduğu belirsiz bir aylak, sıradan bir orospu çocuğu olmak istiyorum ve kurtulmak böylesi bir hayattan. Hiçbir şey hissetmeden yaşamak mümkünse eğer, o yaşamı istiyorum, iyi ya da kötü hepsinden kurtulmak… Beni güçsüz, aciz, korumasız kılan bütün iğrenç, yılışık duygularımdan nefret ediyorum artık, beni insan yapan duygulardan tiksiniyorum ve biliyorum bunun verdiği güçle yaşamak çok daha kolay olacak. Beni yıllardır her yerimden bağlayıp kapana kıstıran, soluk almamı giderek zorlaştıran, boğazıma gelip gelip çöreklenen o baş belası koca yumruktan kurtuluyorum artık. Hem de yutarak veya kusarak değil, boğazımı tırnaklarımla yırtarak çekip alıyorum onu, fışkıran kanları görmek ve unutmamak için, acıyı bir daha hissetmemek için ve kendime neler yapabildiğimi göstermek için… Biliyorum bunun verdiği güçle yaşamak çok daha kolay olacak ve biliyorum ki istemediğim halde etrafımda insanlar olacak. Artık nefret ettiğim o eskiden kalma vıcık vıcık bulamacı üzerime boca edecekler ve ben kustukça onlar mutlu olacak, ama ağzımdan köpüren bu safranın, aslında içimdeki zehri özgür bıraktığını bilmeyecekler ve hiçbir yere kaçamayacaklar. Bulamaçlarını onlara teker teker geri yedireceğim ve asıl mutlu olan ben olacağım sonunda, her zaman…
Böyle rahatça “her zaman” diyebilmek ne kadar zordu halbuki; düşünmek gerekirdi, ölçüp biçmek, ince hesaplar yapmak gerekirdi söylemek için. Çünkü insandılar, insandım. Hayat şakaya gelmezdi ve mutlu olmak bir dertti bizim için. Kancalarla özene bezene gerilmiş, suratların tam orta yerine oturtulmuş, kocaman salyalı gülüşlere ihtiyacımız vardı… Hayır, muhtaçtık onlara. Bu kadar ciddiye aldığımız bu “mutluluk” derdini böyle kolayca çözüvermiştik, bizim gibi zeki yaratıklara da bu yakışırdı zaten. Ancak üzgünüm, çözüm ne kadar kolay işlediyse sizler için, benim için de görmek o kadar kolay oldu. Ağzınızı her kullanmak istediğinizde, param parça oluşunu izledim suratlarınızın, önceleri buna dayanamadım ama inadına izledim. Açılan ufak delikleri, sonra zorladıkça yırtılan yanaklarınızı, dudaklarınızı… Sonuna kadar dayandım çünkü bu sonun benim için bir kurtuluş olacağını biliyordum. İçimdeki bu insan denen şeyi öldürmenin bir yolu olduğunu biliyordum, sadece bekliyordum ve işte sonunda bitti. Emeği geçen herkese teşekkürler…
Ağustos 2006
Böyle rahatça “her zaman” diyebilmek ne kadar zordu halbuki; düşünmek gerekirdi, ölçüp biçmek, ince hesaplar yapmak gerekirdi söylemek için. Çünkü insandılar, insandım. Hayat şakaya gelmezdi ve mutlu olmak bir dertti bizim için. Kancalarla özene bezene gerilmiş, suratların tam orta yerine oturtulmuş, kocaman salyalı gülüşlere ihtiyacımız vardı… Hayır, muhtaçtık onlara. Bu kadar ciddiye aldığımız bu “mutluluk” derdini böyle kolayca çözüvermiştik, bizim gibi zeki yaratıklara da bu yakışırdı zaten. Ancak üzgünüm, çözüm ne kadar kolay işlediyse sizler için, benim için de görmek o kadar kolay oldu. Ağzınızı her kullanmak istediğinizde, param parça oluşunu izledim suratlarınızın, önceleri buna dayanamadım ama inadına izledim. Açılan ufak delikleri, sonra zorladıkça yırtılan yanaklarınızı, dudaklarınızı… Sonuna kadar dayandım çünkü bu sonun benim için bir kurtuluş olacağını biliyordum. İçimdeki bu insan denen şeyi öldürmenin bir yolu olduğunu biliyordum, sadece bekliyordum ve işte sonunda bitti. Emeği geçen herkese teşekkürler…
Ağustos 2006
Tek Kişilik Anılar
TEK KİŞİLİK ANILAR
Dağılmış, parçalanmış hayatlar var anılarımda. Hatırlamak istemediğim, hep gizlediğim… Diğer taraftan, beni ben yapan, onlarsız yarım kaldığım hüzünler, unutursam yaşamaktan korkacağım acılar var. Yarım kalmış hesaplar, hayal meyal aşklar, artık unuttuğum hisler…
Geçmişte yaşamanın tadından vazgeçemiyorum. Oynuyorum, düzeltiyorum, bozuyorum, tekrar yapıyorum. Kendi kendime, tek kişilik yaşıyorum yeniden. Tek kişilik anıları biriktiriyorum. Asıl hayatım hep tek kişilik yaşandı, biliyorum. O yüzden kurtulamadığım yalnızlık hep içimde bir yerlerde ve o yüzden vazgeçemiyorum belki de… Bu yalnızlıktan vazgeçersem, her şey olduğu gibi yarım kalacak yine, yeniden başlayacak aynı oyun ve yeniden eksik kalacak.
Soruyorum kendime “Ne kadar umut edebilirsin? Ne kadar denersin? Ne kadar beklersin?” diye. Vazgeçme şansın var mı gerçekten? İnsanlardan, yüzlerinden, seslerinden sonsuza kadar vazgeçmek… Kendine yalvarırken bulursun kendini, “Bir kere daha, bir şans daha” başkalarının umursamadığı hayatlar için yalvarırsın. Kendi hayatını, diğerlerinin yanına kaldırır atarsın düşünmeden. Kimsenin duymadığını, görmediğini, anlamadığını bile bile; kendi ruhunu sıkı sıkıya bağlayarak, hapsederek içeri, kendi anılarını yok sayarak, kendi bedenini tüketerek, kendinden geçerek… Bir din adamı gibi inanarak düşünmeden, göstermelik bir fahişe neşesiyle, siyah beyaz bir Choplin filmi gibi sessiz sedasız ağlayarak yaparsın.
Sesler değişir sonunda, anlamadığın bir dilde, görünmez hortumlarla, damarlarını morartarak sızar içine. Yüzler değişir sonunda, sıcaktan erimiş deriler, yapışır tenine birer birer. Kaçıp kurtulamazsın, bırakıp gidemezsin, görmezden gelemezsin. Her şeye yeniden başlayacaksın, sonra bir kere daha ve bir kere daha… Tek kişilik anıların böyle birikecek, tane tane ve onlar biriktikçe sen biteceksin, tek kişilik veda edeceksin.
2006
Dağılmış, parçalanmış hayatlar var anılarımda. Hatırlamak istemediğim, hep gizlediğim… Diğer taraftan, beni ben yapan, onlarsız yarım kaldığım hüzünler, unutursam yaşamaktan korkacağım acılar var. Yarım kalmış hesaplar, hayal meyal aşklar, artık unuttuğum hisler…
Geçmişte yaşamanın tadından vazgeçemiyorum. Oynuyorum, düzeltiyorum, bozuyorum, tekrar yapıyorum. Kendi kendime, tek kişilik yaşıyorum yeniden. Tek kişilik anıları biriktiriyorum. Asıl hayatım hep tek kişilik yaşandı, biliyorum. O yüzden kurtulamadığım yalnızlık hep içimde bir yerlerde ve o yüzden vazgeçemiyorum belki de… Bu yalnızlıktan vazgeçersem, her şey olduğu gibi yarım kalacak yine, yeniden başlayacak aynı oyun ve yeniden eksik kalacak.
Soruyorum kendime “Ne kadar umut edebilirsin? Ne kadar denersin? Ne kadar beklersin?” diye. Vazgeçme şansın var mı gerçekten? İnsanlardan, yüzlerinden, seslerinden sonsuza kadar vazgeçmek… Kendine yalvarırken bulursun kendini, “Bir kere daha, bir şans daha” başkalarının umursamadığı hayatlar için yalvarırsın. Kendi hayatını, diğerlerinin yanına kaldırır atarsın düşünmeden. Kimsenin duymadığını, görmediğini, anlamadığını bile bile; kendi ruhunu sıkı sıkıya bağlayarak, hapsederek içeri, kendi anılarını yok sayarak, kendi bedenini tüketerek, kendinden geçerek… Bir din adamı gibi inanarak düşünmeden, göstermelik bir fahişe neşesiyle, siyah beyaz bir Choplin filmi gibi sessiz sedasız ağlayarak yaparsın.
Sesler değişir sonunda, anlamadığın bir dilde, görünmez hortumlarla, damarlarını morartarak sızar içine. Yüzler değişir sonunda, sıcaktan erimiş deriler, yapışır tenine birer birer. Kaçıp kurtulamazsın, bırakıp gidemezsin, görmezden gelemezsin. Her şeye yeniden başlayacaksın, sonra bir kere daha ve bir kere daha… Tek kişilik anıların böyle birikecek, tane tane ve onlar biriktikçe sen biteceksin, tek kişilik veda edeceksin.
2006
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
